Varlık, tamamlanmışlığı, sınırları çizilmişliği ve kendi içinde değişmez bir özü ifade eder. Oluş ise bitmemişliği, sürekli bir akışı, ihtimalleri ve devam eden bir süreci temsil eder. Modernizm varlığı esas alır; çünkü dışarıda, bizden (gözlemciden) bağımsız bir şekilde duran, incelenmeyi ve "keşfedilmeyi" bekleyen sabit bir gerçeklik olduğuna inanır. Postmodernizm oluşu esas alır; çünkü hiçbir şeyin nihâi bir formda dondurulamayacağını, her şeyin ânbeân dil, kültür, tecrübe ve gözlemci aracılığıyla yeniden "inşa edildiğini" savunur. Modernizmde bir şeyin "ne olduğu" bellidir. İnsan tabiatı, kâinatın işleyişi, tarihin yönü sabittir. Akıl, dış dünyayı, teknik aletleri ve eşyayı fethetmeye çalışır. Postmodern kâinatta sabit bir "öz" yoktur. Kimliklerimiz, doğrularımız ve gerçeklik algımız, bulunduğumuz bağlama göre sürekli bir değişim ve dönüşüm (oluş) hâlindedir. Tıpkı kuantum fiziğinde parçacıkların gözlemlenene kadar bir "ihtimaller dalgası" halinde olması gibi, postmodernizmde de mana ancak süjenin (öznenin) nesneyle kurduğu ilişkide anlık olarak var olur ve sonra tekrar akışa karışır. Akıl da postmodernizmde yerini, kendi üzerine kapanan, kendi sübjektivitesini seyretmekten zevk alan ferdî zekâya bırakmıştır. Bu durum, yani kendi ürettiği çoklu gerçeklikleri, kendi farklı perspektiflerini izlemek, aslında hayatın kendine değer vermesidir ve sübjektif realitenin objektif realiteyi yenmesidir.
Ancak bu özgürleşme, modernitenin sunduğu tablonun tam aksine, günümüzde hiçbir sabitenin kalmadığı bir akışkanlık durumuna yol açmıştır. Neticede insanlık; modernitenin o boğucu, mekanik ve soğuk objektivizminden kaçarken, kendini hakikatin tamamen değersizleştiği, manipülasyona sonuna kadar açık, kaotik bir hiçlik panayırının ortasında bulmuştur.