Peisistratos hayatının sonuna kadar iktidarda kaldı. Philoneos'un arhonluğu zamanında ileri bir yaşta hastalanarak öldü. Tiranlığa ilk geçtiği tarihten itibaren on dokuzu iktidarda kalanları sürgünde olmak üzere otuz üç yıl daha yaşadı. Bu yüzden Solon'un sevgilisi olduğu ve Salamis'te Megaralılara karşı yapılan savaşta komutanlık ettiği iddiaları boş gevezelikten başka bir şey değildir. İkisinin hayatı ve hangi arkhonun döneminde öldükleri göz önüne alındığında yaşları uygun düşmüyor. Peisistratos'un ölümünden sonra oğulları başa geçti ve kente aynı şekilde hükmetmeye devam ettiler. Yasal eşinden Hipparkhos ve Hippias adında iki oğlu, Argoslu eşinden de Iophon ve (Thessalos lakabıyla da tanınan) Hegesistratos adlarında iki oğlu daha vardı. Peisistratos, Argos'tan Argoslu Gorgilos'un kızı Timonassa ile evlenmişti. Kadın daha önce, Kypselos'un soyundan gelen Ambrakialı Arkhinos'la evliydi. Peisistratos'un Argoslularla dostluğu bu evlilikten kaynaklanır. Pallene'deki savaşta Hegesistratos komutasındaki bin Argoslu onunla birlikte savaşmıştı. Bazılarına göre Argoslu eşiyle ilk sürgüne çıktığı zaman, başkalarına göre ise daha iktidardayken evlenmişti.
Yasal durumları ve daha büyük olan yaşları gereğince iktidar Hippias ile Hipparkhos'un elindeydi. Ancak kenti fiilen yöneten; yaşça büyük, siyasetle ilgilenen ve daha sağduyulu olan Hippias'tı. Hipparkhos eğlenceye, sefahat ve güzel sanatlara düşkündü. Anakreon ve Simonides ile onların dostlarını Atina'ya getiren oydu. Çok daha genç, küstah ve saygısız olan Thessalos, daha sonra baş gösteren tatsızlıkların nedeni oldu. Harmodios'a aşık oldu ama onun sevgisini kazanmakta başarısız olduğu için hırsına engel olmadı ve her fırsatta ona hakaret etmeye başladı. Nitekim Harmodios'un kız kardeşi Panathaneia Bayramı'nda sepet
Bazen keşke doğmasaymışım, diyorum. İnsan bir kez doğdu mu umut etmeyi öğreniyor, yaşamaya kalkışıyor. Bak işte, sonuç ortada. Yalnızım, karanlıktayım.
Ona göre heteroseksüel bakış açısı, dışlayıcı toplumsal cinsiyet yasalarını içermektedir. Ve özne bir öze sabitlenemez. Dolayısıyla Butler, cinsiyetin biyolojik bir sınırlandırma içinde tanımlanamayacağını ve dilin belirleyiciliği içerisinde kültürel söylem üzerinden cinselliğin kurulduğunu ifade eder. Ona göre kadın ya da erkek olarak bir öze sabitlenmek bütünüyle yanılsamadır ve bunu performatiftik kavramıyla dile getirir. Dolayısıyla özne metafizik ilkeler etrafında önceden belirlenmiş değildir. Özne süreç içerisinde kendi seçimleriyle kendisini oluşturur. Böylece sabit bir özden özneyi kurtaran Butler, kadının da kültürel tanımlamalar içerisindeki konumunu yapısökümüne uğratır. Butler de Irigaray'la benzer bir düşünceyle eril söylem içerisinde sabit bir öz etrafında temsil edilen kadın üzerinden feminist çalışmaların yapılmasını eleştirir. Bu anlamda kadın temsilini sorunlu görür.
Butler, Foucault'nun bu konudaki düşüncelerinden etkilenmiş ve cinsiyetin biyolojik bir sınırlandırmayla tanımlanamayacağını, cinselliğin dilin, kültürü belirleyici söylemi içerisinde oluştuğunu ileri sürmüştür.
Butler, öznenin önceden var olan metafiziksel bir yolcu olduğunu iddia etmekten çok özneyi kendi eylemleri tarafından söylem içerisinde inşa edilen süreç-içinde özne olarak tanımlar. (Aybakan-Saliya, 2017: 85-86)
Judith Butler, feminizmin durağan/sabit bir kategori içerisinde kadın temsilini gerçekleştirdiğini düşünür. Bu sebeple feminizmin kadına yaklaşımını bütünüyle doğru bulmaz. Öznenin de mevcut iktidar tarafından üretildiğini düşünen Butler, kadın temsilinin iktidar tarafından simgesel alanda oluşturulduğunu düşünür: “Eril'özne' kurgusal bir inşadır ve bu inşayı, ensesti yasaklayan ve heteroseksüelleştirici arzuyu daima yer değiştirmeye zorlayan bir yasa üretir: Dişil asla bir özne işareti değildir, asla bir toplumsal cinsiyet 'niteliği' olamaz. Daha ziyade, eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise Simgesel'dir, yani filen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kuraldır. Eril dilsel konum Simgesel yasanın, yani Baba'nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyleşme ve heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu 'Baba'nın adına' yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına duyduğu arzuyu reddeden yasa, kazın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.” (2017: 80-81) Dolayısıyla eril söylemde temsil edilmeye çalışılan kadın temsili sorunlu olarak oluşturulmaktadır. Böylece kadınlığın gerçekliği eril dilin sınırlılığı içinde bütünüyle ortaya konulamamaktadır.