Hepimizin muhalefet şerhi olabilir; usandığımız yanlışlar, envâi çeşit itirazlarımız, biriktirdiğimiz öfkelerimiz, makul isyanlarımız olabilir.
Kimi nobranlıklardan ikrah etmiş olabiliriz.
Kişisel olarak da haksızlığa uğratılmış, kırılmış, küsmüş olabiliriz.
Bütün bunlar ve daha nicesi, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasında tercih yapacağımız, nihayetinde ikisinden birini cumhurbaşkanı seçeceğimiz gerçeğini değiştirmez.
O halde eleştirilerimizi mahfuz tutarak da olsa karar vermek zorundayız.
Vereceğimiz kararın sadece bizi değil, bizimle birlikte başkalarını da etkileyeceğini hesaba katmalıyız. Sorumluluk bunu gerektirir.
Karar verirken sadece Türkiye'de yaşayanları değil, mümkünse Malezya'dan Afrika'ya, Filistin'den Azerbaycan'a kadar Türkiye'ye dua eden, Türkiye'ye umut bağlayan tüm mazlumları aklımıza düşürelim.
Şuncağızı unutmayalım: Kimi aymazları veya menfaatperest müraileri cezalandırmak düşüncesiyle, "Türkiye düşmanlarının" ekmeğine yağ sürmek büyük vebaldir. Duygularımızla değil aklıselimle hareket etmek mecburiyetimiz var. Gönül köprülerini yaralayan kimi yanlışlar veya üsten bakmalar veya bencillikler veya çıkarcılıklar veya öteden beri gıcık kaptığımız, içinize sindiremediğiniz kimi isimler aklımızı yele vermemize neden olmamalı. Yanlışları araçsallaştırarak bizi ayartmaya çalışan algı operatörlerinin "kullanışlı aptalları" terekesine düşmemek için her daim agah olmak gerekir. Unutmayalım, fareler üfürdükleri yerden kemirirler.
Vaktiyle "vesayete karşı demokratik mücadele" diye üfüre üfüre Ali Tatar'ları intihara sürüklemişler, Kuddusi Okkır'lara da hapishaneyi teneşir yapmışlardı. Sonuç itibariyle vesayeti araçsallaştırarak devletin kılcal damarlarına sızmışlardı. Başkan Erdoğan bunları devletten temizlemeye çalıştığı 2013'ten beri tarassut, kumpas, iftira