Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, her-
hangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle
hamd ve şükr ederse, bu medh-ü senâların ve teşekkürlerin hepsi, Al -
lahü teâlâya mahsûsdur. Çünki, her ni’meti [iyiliği] yaratan, gönderen,
hep Odur. O hâtırlatmazsa ve kuvvet ve kolaylık vermezse, kimse kim-
seye iyilik ve kötülük yapamaz. Hep Onun dilediği olur. Onun dileme-
diğini kimse yapamaz. [Hadîs-i kudsîde, (İnsanları, beni tanımakla şe -
reflenmeleri için yaratdım) buyuruldu. Bunu işitince, (kâfirler, dünyâ-
da Allahü teâlâya inanmıyorlar. Bu hadîs-i şerîf hâsıl olmuyor) demek
doğru değildir. Çünki, âlimler, velîler, belli bir dereceye yükselince,
belli bir yaşa gelince, Allahü teâlâyı tanımağa başlıyorlar. Kâfirler de,
âhırete gidince tanıyacaklardır. Tanımıyan kalmıyacakdır.]
|| Ebu'd Derda (رضي الله عنه) der ki:
" En çok korktuğum şey, hesaba çekileceğim zaman «Bilgin vardı, ancak bildiklerinle amel etmedin!» denilmesidir."
[Cilt, 1/s.213 (732)] hilyetu'l evliyâ.
“Peygamber (s.a.v) ayakları şişinceye kadar namaz kılmıştı.
Kendisine: ‘Allah senin gelmiş ve geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde, sen hâlâ bunu niye yapıyorsun ?’ denilmişti.
Bunun üzerine: ‘Şükreden bir kul olmayayım mı ?’ buyurmuştu.”
Ne büyük nimet; günlük hayatta ruha hitab eden fiillerimizin, sözlerimizin olması. Namazın günün beş ayrı vaktine yayılmasına şükredeceğim aklıma gelmezdi. Yeni dünyanın yaşam tarzına uygun olmadığı