Corradino -o akşam bize söylediğine göre- Emesta’dan ayrılışının da geçmişte kalan pek çok ayrılışa benzediğini ve bu yalnız kalma isteğinin pek eskiden kalan bir duygu olduğunu ayrımsadı.
Şimdi fark ediyorum ki bütün bu yıl içinde ve hatta daha önce, o hafif çılgınlıklar, Anna Maria, Gallo, Cate dönemlerinde, daha bizler çok gençken ve savaş hâlâ uzak bir bulutken, ben yalnızca uzun bir yalnızlık, yararsız bir tatil yaşamışım: Hani saklambaç oynarken bir çalılığa girip de mutlu olan, yaprakların arasından göğe bakıp oradan çıkmayı unutan bir çocuk gibiymişim.
“Yolun üzerindeki kararmış, temelleri çökmüş ev beni olduğum yerde durdurdu, kalbim çarpmaya başladı. Kentteki felaketi yaşamış bir duvara benziyordu. Kimseleri göremedim. Ama yeni bir yıkıntıydı: Duvarda, eskiden bir asma olan yerde bakır çalığı bir leke görünüyordu. Kurşun sesleri. Dökülen kanlar sanki karşımda canlanmışlardı. Ne çok kan bu topraklara, bu bağlara döküldü diye düşündüm. Bu da şu havayı soluyarak büyüyen benim gibi adamların, delikanlıların kanıydı; bu güneşle ısınan, benim lehçemle konuşan, benimkiler gibi inatçı gözlü gençlerin kanıydı dökülen. Benim kanımda ve anılarımda yaşayan o insanların da savaşı, bu rüzgârı, bu dünyanın dehşetini görmüş olmalarına inanamıyorum. Benim için çok tuhaftı, kabul edemiyordum; ateş, siyaset, ölüm benim geçmişimi de altüst etmişti.”
Hepimiz hastayız,” dedim. “İyileşmek istiyoruz. Bu içimizde bir yara. Onun var olmadığına, sağlıklı olduğumuza inanmalıyız. Dua eden biri, dua ederken sağlıklı gibidir.
Kış, kışın parıltısı, sabahların yaldızlı pusu, beni her zaman dünya ile barıştırmıştır. Bir umut ürpertisi vermiştir. Savaşın ilk yıllarında bu gibi hazların hâlâ sürüyor olması düşüncesi, bana bir beklenti duygusu veriyordu. Şimdi bu da erimiş gitmişti, artık başımı kaldırıp bakamıyordum bile.