• Terapistlerin ikili bir rolü vardır: Hastalarının yaşamını hem gözlemek hem de ona katılmak zorundadırlar. Gözlemci olarak, terapist hastaya gerekli temel rehberliği sağlamak için yeterince nesnel olmalıdır. Katılımcı olarak ise, hastanın yaşamına girer ve bu karşılaşmadan etkilenir bazen de değişime uğrar.
• Tek kişide odaklanan güçlü sevgiden sakının; bu, insanların bazen sandığı gibi, aşkın saflığının kanıtı değildir. Böyle her şeyi dışarıda bırakarak bir kapsüle hapsedilmiş –kendi kendisiyle beslenen, başkalarını umursamayan ve onlara bir şey vermeyen- bir aşk, kendi üzerinde çökmeye mahkumdur. Aşk iki insan arasında parlayan bir tutku kıvılcımı değildir yalnızca; aşka düşmekle aşkın içinde ayakta durmak arasında sonsuz fark vardır. Aşk bir varoluş biçimidir, ‘vurulmak’ değil ‘vermektir’; bir tek insanla sınırlanmış bir eylem değil genel anlamda bir ilişki kurma biçimidir.
• Aşık olan ve mutlu bir birleşme durumu yaşayan bir insan kendi benliğini düşünmez çünkü sorgulayan yalnız ben (ve ona eşlik eden yalnızlık kaygısı) biz duygusu içinde eriyip gider. Böylece insan kaygıdan kurtulur ama kendini de yitirir. İşte bu nedenle terapistler aşık olmuş hastaları tedavi etmekten hoşlanmazlar. Terapi ile aşktaki birleşme hali birbiriyle uyuşmaz, çünkü terapi süreci, sonuçta iç çatışmalara rehberlik edecek olan sorgulayıcı bir benlik bilincini ve kaygıyı gerektirir.
• Pek çok dostluk ya da evlilik, insanların birbiriyle ilişki kurması ve birbirini sevmesi yerine, bir kişinin bir diğerini yalnızlığa karşı bir kalkan olarak kullanması nedeniyle başarısızlığa uğramıştır.