Okurken ağlamaktan okuyamadığım anlar oldu, yaşarken kaç kere ölür insan? Bu kadarı da olmaz dedim bazen ama bitirince anladım ki aslında "hayat" denen şeydi bu. Yaşamak...
Jane Eyre... Hissettirdiği duyguları yazıya nasıl dökebilirim ki? Okurken Jane'in karakteri beni öyle etkisi altına aldı ki hayran kaldım. Küçük bir çocukken bile her şeyin farkında oluşu, güçlü iradesi, tüm kötü düşüncelerden uzak o ruhu...
Kadınların hor görüldüğü bir dönemde dünyaya kafa tutan 10 yaşında kimsesiz bir kız çocuğunun büyüyüp güçlü bir kadına dönüşünü okuyoruz. Anne babası küçük yaşta ölen Jane ona kol kanat geren dayısı da ölünce yapayalnız kalır. Kitapta açıkça gördüğümüz Jane'in sert karakterinin en büyük nedeni kötü kalpli yengesinden ve kuzenlerinden gördüğü psikolojik şiddet.
Hikâyenin aslı Jane'in yatılı okuldan mezun olup mürebbiye olarak Thornfield malikanesine yerleşmesiyle başlıyor. Jane malikanenin efendisi Edward Rochester'a gönlünü kaptırır kaptırmasına ama onu bekleyen şeylerden haberi yoktur. Hikâyenin bu kısımlarının gotik bir havaya bürünmesi heyecanı daha da arttırıyor. Aynı zamanda uzun bir kitap olmasına rağmen içindeki heyecanı son sayfalarına kadar kaybetmeyen bir kitap. Mutlaka okuyun, pişman olmazsınız.
Karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. Elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup yayılıyor.
Öncelikle bu kitap için ne söylesem az kalacağını söyleyim. Madeline Miller teşekkür yazısında “Bu kitabı yazmak 10 yıl süren bir serüvendi.” diyor. 10 yıllık bir emeğin ürünü Akhilleus'un Şarkısı...
Kitap hakkında kısaca şöyle bahsedeyim; Akhilleus'un Şarkısı henüz çocukken ona zorbalık yapan bir çocuğu öldürmesiyle sürgüne gönderilen Patroklos'un Akhilleus'la yollarının kesişmesiyle başlıyor.
Kitabın ilk yarısı bir aşk hikâyesi olarak ilerliyor. Bu kısımda beraber büyüyen Patroklos ile Akhilleus'un aşkını, diğer kısımda ise yine Patroklos'un gözünden Truva Savaşı'nı okuyoruz.
Mitolojiye karşı ufacık bir ilginiz bile varsa beğeneceğinizi düşünüyorum. Kitap sürükleyici ve akıcı bir dille ele alınmış, betimlemeleri o kadar güçlü ki okurken sanki izliyormuş gibi hissettim. Söyleyecek bir sürü şeyim var ama spoiler olsun istemiyorum en iyisi okuyup görün. Umarım seversiniz.
Japon edebiyatının tanındık yazarlarından Dazai'nin yazdığı son kitabı, benim de japon edebiyatından okuduğum ilk kitaptı.
Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Oba Yozo; kendini toplumdan soyutlamış, hiçbir yere ait hissetmeyen, küçüklüğünden beri kendisini başarısız ve korkak gören, kendini bulmaya çalışırken soytarı rolüne bürünüp bununla toplumda yer bulmaya çalışan depresif bir insandır.
Bu dünyayı ve insanları bir türlü anlayamayan Yozo, büyüdükçe kendini içkiye, uyuşturucuya ve kadınlara verir. Bu dünyayı kaldıramayan ve toplumca kötü yola düşmüş birisidir kısacası.
Kitapta Dazai'nin kendi yaşamıyla, bilenlerin açıkça görebileceği, bir paralellik bulunuyor. Çoğu kişiye göre de Dazai kendi yaşamını anlatmış diyebiliriz. Japon edebiyatı okumak isteyenlerin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Victor hugo kitabında ölüm konusunu, infaz emri verilmiş bir idam mahkumunun dilinden işlemiş. Altı hafta sonra öleceğini bilmenin getirdiği duygular, endişe ve korku dolu bekleyiş...
Okurken yaşamak denilen şey neymiş şu an daha iyi anlıyorum; sanki ben ölüm günümü bekledim, saçlarımı kestiler, çaresizce o merdivenlerden çıkardılar. İlk cümlesinden son cümlesine kadar beni etkisi altına alan bir kitaptı. Aynı zamanda bir solukta oturup okunabilecek bir eser.
O kadar çok etkilendim ki bir süredir düşünmekten yeni kitaba başlayamıyorum. Sizin de seveceğinizi düşünerek, mutlaka okumanızı tavsiye ederim.