Bu kitabı okumak, sayfalarca süren acıyı derinlerinde hissetmek empati yapmaya korkmak demektir. Aynı zamanda, bu acının sadece sayfalarda kalması gerektiğini dilemek, hiç yaşanmamış, sadece bir yazarın kafasından çıkan kurgular olduğuna inanmak istiyor insan ama ne yazık ki öyle değil. Yarım kalan hayaller, hayatlar, kendi topraklarını terk etmeye mecbur bırakılan insanlar, şeriat adı altıda yapılan ve kadını toplumda yokmuşçasına ya da değersiz bir eşyaymışçasına yapılan uygulamalar, anasız babasız kalan çocuklar, uzuvları kopan babalar, kocasız kalan ve kocasız kaldığı için yaşama hakkı tanınmayan kadınlar; savaşla, açlıkla, korkuyla sınanan insanlar ne yazık ki çok gerçek. Sayfalarca acı dolu gerçek var. Anlatılması, söylenilmesi, düşünülmesi gereken öyle çok şey var ki. Ama kitabı okumadan kimsenin bunu gerçek anlamda hissedebileceğine inanmıyorum. Kitabı okurken kendimi harami olan ve bu kelimeden nefret eden babasının küçük kızı olmayi sadece sevilmeyi dilerken yine kendi hem cinsleri ile yaşlı bir adamın önüne atılan Meryem, babasının onun hayatı için güçlü ve Afganistan'ı değiştirecek bir kadın olma hayali kurduğu o saf temiz mecburiyetten kendisinden 40-45 yaş büyük bir adamla evlenmek zorunda kalan Leyla, görülmeyeceğini bildiği için görünmezliğe altı yaşında başlayan Azize gibi hissettim. Yedikleri her dayağı tenimde hissettim. Okurken hep başımıza gelseydi ne yapardık diye düşünmekten korktum. Var olan hayatıma defalarca kez şükrettim. Ülkemizdeki mültecilerin hayatlarını düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Bunca acının olduğu bir dünyada yaşarken aldığımız her nefesin kan koktuğunu hissetmek ciğerlerimi yaktı.