Adam-Kadın…
Siz hangisi olmak isterseniz onun yerine koyun kendinizi, diyor yazar Jonah Axon. İsmi olmayan iki karakter üzerine kurulmuş bir hikâyenin sizi bu kadar içine çekebilmesi gerçekten çok etkileyici. Sayfaları çevirirken sürekli şunu düşünüyorsunuz: Kavuşacaklar mı? Sonu nasıl bitecek? Kadın ne zaman bırakacak kendini?
Bazen kadın oluyorsunuz; onun gibi saklanıyor, duygularınızı içinizde tutuyorsunuz. Bazen de adam… Sevginizi duyurmak isterken yüksek sesle susuyorsunuz.
Ben galiba bu hikâyede biraz “Adam” tarafındaydım. “Neden böyle yapıyorsun be kadın?” diye diye okudum kitabı. Ama adama da kızmadım değil. İnsan bazı duygularıyla en çok kendini yoruyor çünkü.
Yazarın bölümlerin arasına yerleştirdiği gezegen anlatıları da çok etkileyiciydi. Daha ilk bölümden, birbirine yaklaşması tehlikeli olan iki gezegen; Lapis ve Oasis anlatılmaya başlanıyor. Başta bağlantısını merak ediyorsunuz ama ilerledikçe her şey yerine oturuyor.
Gökyüzünde Lapis ve Oasis, yeryüzünde Adam ve Kadın…
Hepsinin ortak noktası ise petrikor.
Yağmurun toprağa kavuştuğu anda ortaya çıkan o eşsiz koku…
İşte kitap da tam olarak böyle hissettiriyor. Acıklı, dramatize edilmiş bir aşk okumuyorsunuz; kendinizi okuyorsunuz. Her satırda biraz kendi düşüncelerinizi, kendi suskunluklarınızı buluyorsunuz.