Beni okurken çok sevdiğim bir yazar olan Eduard louis'in metinlerini okuyor gibi hissettirdi. Akıcılığı oldukça yüksek bir kitap; sayfalar su gibi akıyor. Ancak bu akışın ardında yatan duygusal yoğunluk o kadar derin ki, zaman zaman kitabı bir kenara bırakıp başka kitaplara yönelme ihtiyacı hissettim. Bu yoğunluk, kitabın sadece bir anlatı değil, aynı zamanda ruhsal bir deneyim gibi hissettiriyor, ki yazar bu kitabın otobiyografik bir yönünün olduğunu da söylemiş. Yazarın doğrudan politik bir mesaj verme düşüncesi olmasa de, anlatının geçtiği dönemin siyasal iklimi yapısal eşitsizlikler, kitabı kaçınılmaz biçimde politik bir zemine çekmiş. Bu anlamda, metin politik olmayı tercih etmiyor; aksine, dönemin politikliği metne sızıyor hahahahahah ayrıca kitabı sinematik yapan çok güçlü bir özelliği var: Okurken sanki gözümle sayfa arasında bir "ekran" açılıyor ve sahneler o ekran üzerinden geçiyormuş gibi hissediyorum. Bu deneyimi bana yaşatan Elbette başka kitaplarda oldu ama bu kadar net bir şekilde yaşatan en iyi kitaplardan biri olabilir. Taksici bir karakterin olması da tesadüfi bir seçim gibi gelmiyor bana. Yazarın "yer" ve "mekân" kavramına yüklediği anlamlar çok daha derin ve katmanlı.