Giriş Yap
198 syf.
·
8/10 puan
12 Eylül'ün götürdükleri: Insan onuru ve biçimsel hümanizm!
2016'da kaybettiğimiz Türk sinemasının ünlü jönü Tarık Akan'ın bir iftira sonucu 80 Askeri Darbe'sinin hemen ardından tutuklandığı günlere dair yazdığı bu tek kitabı; tamamen gerçek kişilerin isimleriyle yer alması ve dönemi tarafsız anlatımıyla göz dolduruyor doğrusu. Almanya'da yaptığı bir konuşmada Kültür Emperyalizmi üzerine sorulan bir soruya verdiği cevabın dönemin sağ kökenli bir gazete tarafından çarpıtılarak manşetlere taşınması, ününün doruğunda bir aktörün tüm korkularına rağmen ülkeye dönüp mücadele etmesi, polis merkezi ve Selimiye hücrelerinde yaşadığı olumsuzluklar (aşağılanma, işkence, koğuşların içler acısı hali...) ve sonunda beraat etmesi bu anı tarzı eserinde var. Yakın arkadaşları Müjdat Gezen, Perran Kutman gibi oyuncuların destekleri, Uğur Dündar'a mesafeli duruşu, Muhbir dediği Tercüman gazetesi de. Kitabın bir bölümünde; sıkıyönetim sansürü için Bayram adında gölge senaryoyla çekilen ve negatifleri yurtdışına kaçırılarak YOL ismini alıp Cannes film festivalinde büyük ödülü alan Yılmaz Güney'in ünlü filminin çekim hikayesi de mevcut. Gelişkin olmayan toplumlarda özellikle ekonomik bunalımlar ardında gelebilen askeri (ve sivil) darbe dönemlerinde; milletin yaftalanması, belli kalıplara sokulması ve itiraz eden başta aydınlar olmak üzere vatandaşların Vatan Haini (!) suçlamalarını doğuruyor. Farklılığı olan tüm gruplar; bir anda Sağcı&solcu, Alevi&Sunni, Türk&Kürt gibi ayrımlara uğruyor. Oysa ki; perde arkasındaki gerçekleri yazar gibi görebilenlere verilebilecek değerler, hem bu tür tehlikeleri bertaraf edebilir hem de günden güne kendini elit sanmayan yol gösterici aydınları çoğaltabilir. Özellikle bu yaşadıklarından sonra toplumsal filmlere yönelen ve ölümüne kadar pek çok yüksek ücretli tv programı teklifini geri çeviren Akan gibileri...
Anne Kafamda Bit Var
8.6/10 · 5,1bin okunma
Reklam
Belliydi ki çocuk, Fatiha'dan fazla olarak yeni öğrendiği İhlas'ı da annesinin ruhuna gönderiyordu. Çakır, Türkmen obasına gittikleri bir gün Türkmen kadınlarının dokudukları kumaşların en iyisinden alarak eve getirmiş,Evren'le Murad'a yeni birer elbise dikmesini Satı Kadın'a söylemişti. Yeni giyimleriyle çocuklar bayağı değişmişlerdi. Bellerine taktıkları kemerle birer Sipahi adayı olmuşlardı. Hele Deli Kurt o kadar başkalaşmış,vakarlı durumu ile öyle olmuştu ki, Satı Kadın nazar değmesin diye omuzuna mavi boncuk dikmeğe mecbur kalmıştı. Bu durumu ile Çakır onu büsbütün başka görüyordu. Nerdeyse kendisini de bir şehzadenin silah öğretmeni,lalası sanacaktı. Deli Kurt'un okumaya Evren'den çok fazla hevesli olması da gözden kaçacak gibi değildi. Belliydi ki bu çocuk iyi bir sipahi olmayı kafasına koymuş,sipahinin okuma bilmesi hakkında Çakır'ın söylediği söz onda iyice yer etmişti.
Memlekette bir tek Osmanoğlu ailesi vardı. Osmanoğlu diyince akla yalnız padişah ailesi gelirdi. Çakır böyle bağırınca Murad bir saniye güreşi keserek hayretle kendisine bakmış,sonra yeniden başlamıştı. Çakır, bu dil sürçmesinden dolayı kendi kendisine içerlemişti. Yanlışını düzeltmek için biraz sonra 'Yaşa bre Osmanın oğlu... Baban sağ olup seni sağ olup seni görseydi alnından öperdi' diye bir ağız yapmış 'Osmanoğlu'ile 'Osmanın oğlu'nu birbirine karıştırarak deminki sözü unutturmak istemişti. Murad,babasının adını Osman diye biliyordu. Deli Kurt, hoca ile derse başlayıncaya kadar Kuran'dan yalnız Fatihayi bilirdi. Bunu kendisine Satı Kadın ezberletmişti. Şimdi hoca da İhlas suresini öğretmişti. Murad,Çakır'a gelerek ihlas'tan kendisini imtihan etmesini istemiş. Çakır'ın da himmetiyle iyice bellemişti. Bu hevesin sebebini Çakır iki gün sonra anladı. Mezarlık yakınından geçerken gözleri ister istemez Bala Hatun'un mezarına ilişti ve keskin gözleriyle bir kaç yüz adımlık mesafeden Murad'ın orada olduğunu gördü. Elleri açıktı. Birden içi sızladı ve hayâletleri hatırladı. Belliydi ki çocuk, Fatiha'dan fazla olarak yeni öğrendiği İhlas'ı da annesinin ruhuna gönderiyordu.
Ara sıra komşu Türkmen obasına gidiyorlardı. Evren ve Murad obanın bütün çocuklarıyla arkadaştılar. Kendi köylerinde birbirlerinin aman vermez rakibi oldukları halde obaya gidince Türkmen çocuklarına karşı birleşiyorlardı. O ne iddialı güreşlerdi ! Güreşlerin heyecanına Çakır da kendisini kaptırıverdi. Hele bir gün,köydeki rahat hayatın verdiği gevşeklikle her şeyi unutarak Murad'a 'Yaşa Osmanoğlu' diye bağrışı vardı ki,bu dalgınlığı nasıl yaptığına kendisi de şaşırmıştı... Memlekette bir tek Osmanoğlu ailesi vardı. Osmanoğlu diyince akla yalnız padişah ailesi gelirdi. Çakır böyle bağırınca Murad bir saniye güreşi keserek hayretle kendisine bakmış,sonra yeniden başlamıştı. Çakır, bu dil sürçmesinden dolayı kendi kendisine içerlemişti. Yanlışını düzeltmek için biraz sonra 'Yaşa bre Osmanın oğlu... Baban sağ olup seni sağ olup seni görseydi alnından öperdi' diye bir ağız yapmış 'Osmanoğlu'ile 'Osmanın oğlu'nu birbirine karıştırarak deminki sözü unutturmak istemişti. Murad,babasının adını Osman diye biliyordu.
Reklam
Nasıl yaptığına kendisi de şaşırmıştı...
Reklam
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42