Plutarkhos’un kaleminden iki kurucunun hikayesini okurken, aslında iki uygarlığın ruhuna bakıyormuşum gibi hissettim. Theseus’ta Atina’nın aklı, bilgelik arayışı ve dengeye düşkünlüğü var Romulus’ta ise Roma’nın sertliği, disiplini ve gücü. İkisi de birer kurucu, ama birinin eli kanla, ötekinin eli zeka ve cesaretle yoğrulmuş.
Theseus’un hikayesi bana hep, insanın kendi kaderini kurban etmek pahasına aşmaya çalıştığı o trajik sınırları hatırlatıyor. O, Minotauros’u öldürürken aslında kendi içindeki canavarı da alt ediyor. Ama sonra Ariadne’yi geride bırakması, bana Yunan kahramanlarının o kaçınılmaz çelişkisini düşündürüyor: Akıl ağır basar ama kalp hep yaralı kalır. Plutarkhos da bunu çok iyi yakalamış Theseus’u bir kahramandan ziyade bir insan olarak anlatıyor.
Romulus’a gelince… Onun hikayesi daha acımasız, daha Roma’ya yakışır biçimde “politik.” Kardeşi Remus’u öldürmesi, bana Roma’nın kurucu mitinin içindeki o soğuk gerçeği hatırlattı: Düzen, kanla başlar. Bir uygarlık doğacaksa, önce bir ihanetin, bir cinayetin bedeli ödenir. Roma’nın disiplini, yasası, askeri düzeni hep o ilk suçun yankısı gibi. Sanki Romulus, Remus’u öldürürken Roma’nın temelini atıyor: fedakarlık değil, itaat; sevgi değil, düzen.
Plutarkhos’un bu iki efsaneyi yan yana koyması bana göre çok zeki bir tarihsel hamle. Çünkü Roma ve Yunan dünyasını yalnızca toprak olarak değil, karakter olarak da karşılaştırıyor. Atina, sorgulayan, düşünen, vicdanlı bir ruh. Roma ise eyleyen, kuran, düzenleyen bir beden. Bu kitapta akıl ile irade, ideal ile yasa çarpışıyor.
Roma mitine baktığımda, Romulus’un kurt tarafından emzirilmesi sahnesi, sadece bir efsane değil; Roma’nın doğaya, vahşiliğe, hayatta kalma içgüdüsüne övgü gibi geliyor bana. Kurt, Roma’nın annesi: sert ama koruyucu. Ve Romulus o sütle