“Toprak ana aklımızı başımıza getirdi, ama yine de tek parça kalabildik.”
“Doğa bize dersini verdi, bizi kendimize getirdi; ama bütün bu zorluklara rağmen ayakta kalmayı başardık.”
“Batanlar, haksızlıkların, yalanların altında kalır. Kim bilir, belki bir gün bu yalanları, bu haksızlıkları açığa vuracak birileri gelir…”
İlk bakışta politik bir roman gibi görünüyor. Baskının, korkunun, gözetlemenin ve iktidarın insan üzerindeki etkilerini anlatıyor. Ama ben satırların altında daha saklı duran başka bir şeyi hissettim.
Bu kitap bana, insanın kendi içindeki karanlığı da anlattı. Toplumun, ailenin, çevrenin ve bazen kendi korkularımızın bize yüklediği rolleri… Kendimiz olurken bile ne kadar kolay yönlendirilebildiğimizi, yanıltılabildiğimizi düşündürdü.
Hepimiz eksik kalıyoruz bu hayatta. Yaşayamadığımız hayatlar, söyleyemediğimiz sözler, tamamlayamadığımız hikâyeler taşıyoruz içimizde. Yine de insan olmanın belki de en değerli yanı, bütün bu eksikliklere rağmen dürüst kalmaya çalışmak, hakikati aramaktan vazgeçmemek.
Kitabın sonlarına doğru bende kalan duygu şu oldu: Dünyada herkesin bir eksiği var. Ama asıl mesele eksiksiz olmak değil; karanlığın içinde kendi ışığını koruyabilmek.
Gece boyunca yalnızca bir ülkenin, bir dönemin ya da bir sistemin karanlığıyla değil; insanın kendi içindeki geceyle de karşılaştım.