Pencerenin öte yanındaki şu bahçenin, yalnızca duvarlarını görüyorum. Ve ışığın aktığı şu birkaç yaprak. Daha yukarıda, yine yapraklar. Daha yukarıda, güneş. Ve dışarıda hissedilen bu neşeli havadan, dünyaya yayılan tüm bu sevinçten, yaprakların beyaz perdelerin üzerinde oynaşan gölgelerini fark edebiliyorum yalnızca. Beş güneş ışını da, odaya kuru otların yanık kokusunu akıtıyor ısrarla. Bir esinti, ve perdenin üstünde gölgeler hareketleniyor. Bir bulut güneşi örtüp, sonra güneşin önünden çekildiğinde, şu mimozalı vazonun parlak sarısı gölgede beliriveriyor. Bütün bunlar, doğuveren tek bir ışıltı ile karmakarışık ve sersemletici bir sevince boğulmama yetiyor. (...) İçinde sigaramın tükendiği bu güneş ışını olmak, bu hoşluk, havadan solunan bu dingin tutku olmak. (...) Birazdan, başka şeyler ve insanlar beni yeniden ele geçirecekler. Ama şu dakikayı zaman dokusundan kesip ayırmama izin veriniz. (...) Bugün mola verdim ve kalbim başını alıp kendisiyle tanışmaya gidiyor.
Ağustosta fırtınalı gökyüzü. Yakıcı esintiler. Kara bulutlar. Oysa doğuda, mavi, narin, pırıl pırıl bir şerit. Bu şeride bakmak olanaksız. Varlığı, gözlere ve ruha rahatsızlık veriyor. Bu, güzelliğin çekilmezliğidir. Bizi umutsuzluğa sürüklüyor, oysa bir dakikalık sonsuzluğu tüm zamana yaymak isterdik.
Hakkında pek bir şey bilmiyordum elbette. Soyadı mesela. Ama bazen böyledir işte. Size az çok yabancı birini herkesten daha iyi tanırsınız. Soyadı, doğum günü, doğum yeri yoktur. Sadece gözler vardır. Tuhaf tikler. Ruh halini yansıtan belli belirsiz işaretler.