Belki bazı şeyler, okurlara, müzegezerlere yeterince açık gelmeyebilir, çünkü hikayemi ve hayatımı dize bütün içtenliğimle anlattım, ama onu bütünüyle ne kadar anladım, ben kendim bile bilmiyorum.
Ay ışığında gölgeler içinde ve sanki boşluktaymış gibi gözüken eşyaların her biri, tıpkı Aristo’nun bölünemez atomları gibi, bölünemez bir ana işaret ediyordu. Aristo’ya göre anları birleştiren çizginin Zaman olması gibi, eşyaları birleştiren çizginin de bir hikaye olacağını anlıyordum. Demek ki bir yazar, müzenin katalogunu tıpkı bir roman yazar gibi kaleme alabilirdi. Böyle bir kitabı kendim yazmayı denemek bile istemiyordum.
Hazreti İbrahim’in kurban hikayesinden alınacak ibretin, sevdiğimiz şeyin yerine bir başkasını koyabilmek olduğunu, Füsun’un yıllarca topladığım şeylerine bu yüzden o kadar bağlı olduğumu bana gösterdi.
Bazan bu teselli duygusuyla kendi koleksiyonumu da bir hikaye çevresinde toplayıp anlatabileceğimi sezer, başta annem, ağabeyim, herkesin boşa harcadığımı düşündüğü hayatımı, Füsun’dan kalanlarla ve hikayemle herkese ders olacak bir müzede sergileyip anlatabileceğimi mutlulukla hayal ederdim.