Ama,hey Tanrım! Nasıl koparılırdı o paralar! Bu uğurda nelere katlanmazdı! Kendisini görmeden önce, o buruşuk, köşeli ve çizgili, avuç içi kadar yüzün o kadar çeşitli anlatımlar, ayni zamanda, o kadar garip duygulara, o kadar acı izlenimlere sahne olabileceğini asla aklımdan geçirmezdim. O yüzde neler görülmezdi? Utanç, sahte bir gurur, ani kızarmalarıyla öfke, sıkılganlık, rahatsız ettiği için özür dileme, hem değerine hem de hiçliğine inanma, bütün bunlar, bir şimşek hızıyla bu yüzden geçip giderdi.
Bütün sorun şuydu: Vasya kendi vicdanı karşısında kendini suçlu buluyordu, talihine karşı kendini nankörlükle suçluyordu, kendine yakıştıramadığı bu kadar büyük bir mutluluk onu ezmiş, içini allak bullak etmişti. Sonunda, mutsuz olmak için durmadan hastalıklı bir biçimde vesileler arayarak kendini yiyordu.
Sana şunu itiraf etmek isterdim: Bana öyle geliyor ki, ben hiçbir zaman kendimi tanımadım. Evet! Öyle sanıyorum ki, insanları tanımasını, onları değerlendirmesini ancak dün öğrenebildim. Katı yürekliydim... Hiçbir zaman bir kimseye iyilik etmek elimden gelmedi: Bunu beceremezdim, benim için olanaksızdı bu... Kesinlikle hiç de sevilecek bir yanım yok... Ama gene de, herkes bana iyilik etmek istiyordu! En başta sen... Bunu görmüyor muyum sanki? Oysaki susuyorum, sürekli susuyorum.
Kahkahanın unutturduğu, rengârenk insan suretlerinin üzerini örttüğü dehşet bir kez daha boş odalarda hüküm sürmeye başladı. Issızlık, başını eğerek ses dalgalarının şatoyu terk etmesini beklemişti ve şimdi bir kez daha sis gibi yayılıp odaları, salonları, geniş merdivenleri, koridorları ve ürperen yüreğini dolduruyordu.
…Ve nihayet, bunca zaman sonra nihayet yaşadığının, yaşamla dolup taştğının bilincine vardı. Ve ölüm, bu anlık yaşam bilincine ulaşmanın karşılığında ödenecek küçük bir bedeldi.