Gözünün önünde görkem içinde, büyülü bahçeler beliriyor, koskoca şehirler kurulup yıkılıyordu, tıka basa dolu mezarlıklardan çıkan ölğler yeniden hayata kavuşuyorlardı. Büyük kabileler, uluslar doğuyor, genişliyor, ölüyordu... O ise bu garip, başı sonu olmayan, içinden çıkılmaz evrende bir toz tanesi halinde uçuşuğ duruyor, çevresini saran alabildiğine genişlik ve özgürlükten ölesiye bunalıyordu. Nasıl öldüğünü, bir daha dirilmemek üzere sonsuza kadar nasıl toz toprak haline geldiğini duyuyor, kaçıp kurtulmak istiyor, fakat bütün evrende onu barındıracak tek bir köşe bulamıyordu. Sonunda, derin bir acı duyarak kendini zorladı, bağırdı ve uyandı.
Zaman zaman her şeyi unutturan, insanın canlılığını arttıran, geçmişi dahi iyi anımsatan ve hali neşeyle, zaferle dolduran tatlı mutluluk anları parıldayarak önünden geçiyordu. Uyanık olduğu halde meçhul geleceğine ait düşer görüyordu. O sıralar içinden taşan coşkunluğu çığlıklar atarak boşaltmak istiyor, izlenimlerinin baskısı karşısında vücudunun güçsüzlüğünü hissediyordu. O anda hayatının akışı kesiliveriyor, bir süre sonra da bütün varlığının yeniden hayata kavuşmasına sevinmeye başlıyordu.
Zaman zaman dalgınlığından kurtulmaya başlarken, aklına ilk gelen şey, garip, umutsuz bir mücadele ve ıstırapla dolu bir karabasan içinde yaşamaya zorunlu oluşu idi. Dehşet duyuyor, onu ezen uğursuz kaderine karşı koymak istiyordu. Fakat mücadeleye hazırlandığı en heyecanlı, en kızgın anında meçgul bir kuvvet onu yine yıkıyordu. O zaman yeniden kendini kaybettiğini hiseddiyor, bir kader ve umutsuzluk çığlığıyla önünde açılan dipsiz uçuruma atıldığını gayet açık olarak görüyordu.
Büyük Goladkin, onu teselli etti, Tanrı'dan umut kesmemek gerektiği yollu öğüt verdi. Öteki hak veriyor, zaten Tanrı'dan başka kimseye güvenmediğini söylüyordu. Büyük Goladkin duygulandı; uykusu arasında bile Tanrı'nın adını anan o Türklerin tanrı severliğini örnek gösterdi.