herkesin kendisi için alabildiğini alma hakkının olduğu yerde mevcut servet, ne kadar bol olursa olsun, küçük bir azınlığın eline geçmeye mahkûmdur ve bu da geri kalan herkesin yoksul olacağı anlamına gelir. Üstelik refah da liyakatle ters orantılı bir seyir izleme eğilimindedir. Zenginler açgözlü, namussuz, tamamen işe yaramaz kişiler olur, sade ve gösterişsiz yoksullar da kendilerinden çok topluma yarayan günlük işlerde çalışırlar.
Özel mülkiyet oldukça ve her şey parayla ölçüldükçe gerçek adalete veya refaha nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum; en kötülerinin en iyi hayat şartlarına sahip olmasını adalet olarak kabul etmeyeceğimiz veya refahın küçük bir azınlıkça sahiplenildiği -ve başka herkes düpedüz sefalet içindeyken onların yine de tam anlamıyla mutlu olmadığı- bir ülkeyi müferreh olarak tanımlamaya hazır olmadığımız sürece tabii.
Platon'da aklı başında birinin haklı olarak niçin siyasetten uzak durabileceğiyle ilgili enfes bir örnek var. Bu kişi, sağnak yağmurda herkesin sokağa çıkıp sırılsıklam olduğunu görüyor. Kimseyi içeri geçip kuru kalmaya ikna edemiyor. Kendi de sokağa çıksa öbürleri gibi ıslanacağını biliyor. O yüzden dışarı çıkmıyor ve öbürlerinin aptallığına karşı elinden bir şey gelmediği için "Eh, en azından ben iyiyim," diye düşünerek teselli buluyor.
Bir kral başkalarına yük olmadan kendi kaynaklarıyla yaşamalıdır. Giderlerini gelirlerine uydurmalıdır. Bir suçun gelişmesine göz yumup sonra onu cezalandırmaktansa sağduyulu bir yönetim anlayışıyla onu en başından önlemelidir.