Ruhumda kara birtakım düşünceler kaynaşıp duruyordu: “Bütün o tatlı sözlerine, tatlı gülümsemelerine karşın insanlar birbirine yabancıdır; aslında dünyada her şey, herkes birbirine yabancıdır; kimse dünyaya güçlü bir sevgi bağıyla bağlı değildir.”
Katlanmak, bana göre değildi; hayvanlara, ağaçlara, taşlara özgü bu fazileti arada bir benim de gösterdiğim oldu; ama ben bunu yalnızca kendimi denemek, gücümü ölçmek, şu dünyada neye ne kadar dayanacağımı anlamak için yaptım. Bazen yetişkinlerin gücünü kıskanan yeniyetme gençler aptalca bir duyguya kapılarak kendi kasları ve kemikleri için fazla ağır yükleri kaldırmaya çalışır, caka satmak için otuz otuz beş kiloluk güllelerle ancak güçlü kuvvetli yetişkinlerin yapabildikleri hareketleri yapmaya kalkarlar.
Bütün bunları hem gerçek hem mecazi anlamda, fiziksel ve ruhsal olarak ben de yaptım. Ölüp gitmekten ya da ömür boyu sakat kalmaktan hangi rastlantılarla kurtuldum, kim bilir? Çünkü insanoğlu sabretmekten, dış koşulların gücüne boyun eğmekten daha korkunç bir şekilde sakatlayan başka hiçbir şey yoktur.
Bizde neşe kendi başına var olamadığı gibi, ona salt neşe olarak değer de verilmez; derin Rus hüznünü bir parça olsun yatıştırabilmek için neşeyi, gömülü bulunduğu derinliklerden özel çabalarla çekip çıkarmak gerekir. Kendi başına var olmayan neşede, neşeye özgü bir iç gücün olup olmadığı kuşkuludur ve bu kuşku, neşenin neşe olarak varoluşundan değil, hüznü bertaraf etmek amacıyla çağrılmış olmasından kaynaklanır.
Korkunç bir can sıkıntısının pençesinde kıvrandığını gördüğüm bu insanların kendilerini kaptırdıkları o aptalca ve acımasız şakalarını ancak, can sıkıntısının insanı tüketen gücüne karşı başarısız bir başkaldırı çabası olarak açıklardım kendime.
... Rocambole, bende La Mole’un ve Annibal de Kokonnas’nın şövalyece çizgilerini alırken, XI. Louis, baba Grandet’nin çizgilerine bürünüyor, Kornet Otletayev, IV. Henri’ye karışıyordu. Bu öykülerin kahramanlarını, olayların gelişmesini içimden yükselen esine göre değiştiriyordum; çünkü bu öyküler benim dünyam olmuştu. Herkesle gönlünce oynayan dedemin Tanrısı gibi özgür, başına buyruk hissediyordum bu dünyada kendimi. Bu belki kaos olarak adlandırılabilecek kitap karmaşası, var olan gerçekliği olduğu gibi görmek, insanları anlamak için duyduğum isteğe engel olmak şurada dursun, hayatın bin türlü pisliğinin, zehrinin içine sızamadığı saydam bir bulut gibi üzerimi örterek, beni çirkeften, çamurdan koruyordu.