Pırıl pırıl, çok tatlı bir sabah, ama ben biraz keyifsizim; kimseciklerin olmadığı kırlara doğru uzaklaşmak istiyorum; çünkü, biliyorum: İnsanlar hep yaptıkları gibi bu aydınlık, ışıl ışıl günü de kirletecekler.
Hayatın son soluk alıp verişlerini dinlemek ne güzel! Ama çanın her vuruşundan sonra son ses kırıntıları da diniyor, daha da büyüyen sessizlik, bir nehir gibi kırlara dökülerek, her şeyi içine alıyor, her şeyi kendiyle örtüyor. Uçsuz bucaksız bir boşlukta yüzüyor ruh ve yalnızca erişilmez yıldızların ışıdığı, yaşadığı boşluk okyanusunda tek bir iz bile bırakmadan eriyerek karanlıkta bir kibrit alevi gibi sönüyor. Yeryüzünde her şey silinip yitti... Yeryüzünde artık her şey gereksiz, ölü.
Mezarlığın gerisinde, kırlarda, akşamın kızıltıları giderek artıyor; ışıltılı giysilere bürünmüş kocaman et parçaları sokakta bir nehir gibi akıyor, çocuklar kasırga gibi oradan oraya koşturuyorlar, ılık hava sevecen, sarhoş... Gün boyu ısınmış kumlardan keskin bir koku yükseliyor. Ama mezbahadan gelen ılık kan kokusu, o tatlımsı-yağlı koku, bütün kokuları bastırıyor. Kürkçülerin oturdukları evin avlusundan da ekşimsi, keskin bir deri kokusu geliyor. Kadın konuşmaları, sarhoş naraları, çocukların çınlayan haykırışları, armonikanın tok sesi, tümü birleşerek, insana sanki sürekli yaratan dünyanın güçlü soluk alıp verişleriymiş gibi gelen yoğun bir uğultuya dönüşüyor. Her şey, olanca kabalığı ve çırılçıplaklığıyla, hayvanca bir utanmazlık içindeki kapkara hayata karşı son derece sağlam, güçlü bir güven duygusu aşılıyor. Gücünden övünç duyan hayatsa, tedirgin, gergin, bu gücünü akıtıp boşaltabileceği bir yer arıyor.
Ruhuma her gün hayranlık veren, onu kaygılandıran, üzen, düşündüren birbirinden ilginç yeni duygular ve izlenimler taşıyarak, yeniden gürül gürül akmaya başladı hayat.
Bazen güneş batarken, gökyüzünde alev ırmakları akmaya başlar, ateş sönmeye yüz tutunca bahçenin kadife yeşilliği üzerine altın rengi - kırmızı küller dökülürdü; sonra çevredeki her şey hissedilir biçimde koyulaşır, sıcak alacakaranlığın üzerlerine çökmesiyle yayılır, kabarırdı; güneşe doymuş yapraklar sarkar, otlar toprağa doğru eğilir, her şey daha zarif, daha görkemli görünmeye başlar, sessizce müzik gibi dinlendirici çeşitli kokular yayardı ve uzaktaki bir tarladan müzik sesi süzülüp gelirdi: Askerlerin kampında yat borusu çalardı. Gecenin gelmesiyle insanın göğsüne bir annenin şefkati gibi etkili ve canlandırıcı bir şeyler dolar, sessizlik sıcak, yumuşak elleriyle usulca kalbinizi okşar ve unutulması gereken her şey, günün ince ama yıpratıcı tozu hafızanızdan tamamen silinirdi. Sırtüstü uzanıp yıldızların gökyüzünün sonsuz derinliğinde aniden parlayıvermelerini izlemek büyüleyiciydi; yeni yıldızların kendini gösterdiği, çok yükseklere uzanan bu derinlik sizi hafifçe yerden kaldırır ve çok garip bir şey olurdu, ya dünya gözünüze küçük görünmeye başlardı ya da siz olağanüstü büyüyüp gelişerek çevrenizdeki her şeyle bütünleşip kaynaşırdınız. Karanlık ve sessizlik artar ama her yerde görünmez, hassas teller geriliydi ve her ses, bir kuşun uykusunda ötmesi, bir kirpinin koşuşturması ya da bir yerlerde hafifçe yükselen insan sesi gündüzden farklı, geceye özgü biçimde, hassas sessizliğin altını sevgiyle çizerek çıkardı.
Bir armonika çalınıyor, bir kadın kahkahası duyuluyordu, bir kılıç kaldırım taşlarına vuruyor, bir köpek havlıyordu ama bu sesler biten günün son yapraklarıydı sadece.