Uzunca bir süre çıt çıkarmadan oturduk. Sessiz, sakin, çevredeki her şeyin canlılığını gözle görülür derecede kaybettiği, her saat biraz daha çoraklaştığı, toprağın o bereketli yaz kokularının bittiği, soğuk nem kokmaya başladığı, havada garip bir saydamlığın olduğu, kızıla bürünmüş gökyüzünde amaçsızca uçuşan kargaların insanı hüzünlendirdiği yaz sonu akşamlarından biriydi. Her şey dilsiz ve sessizdi; her ses, kuşların kanat çırpışı, dökülen yaprakların hışırtısı insanı büyük bir gürültüymüş gibi korkutup ürpertiyor, sonra yine o kaskatı sessizlik, donakalmışlık başlıyordu. Tüm toprağı, her şeyi saran sessizlik insanın içine doluyordu. İnsanda en arı, en ince düşünceler de böyle anlarda doğuyor sanki; ama bunlar örümcek ağı gibi saydam, uçucu, ele geçmez, söze dökülmez şeyler oluyor... Bu düşünceler insanın ruhunu üzüntüden yakıp tutuşturarak, onu aynı anda hem yatıştırıp hem de rahatsız ederek, kayan yıldızlar gibi bir an parlayıp kayboluyorlardı ve ruh kaynayıp eriyor, hayatımız boyunca koruyacağı kesin biçimini alıyor, kişiliği oluşuyordu.