Büşra Gültekin

Büşra Gültekin
@lazycell
Üniversite
8 Ağustos
34 okur puanı
Şubat 2019 tarihinde katıldı
Her pazar ve bayram gününde olduğu gibi çok yediler ve yemek de böyle günlerde olduğu gibi bıktıracak kadar uzun sürdü. Yarım saat önce birbirlerine bağıran, kavgaya hazır, gözyaşlarına ve hıçkırıklara boğulan insanlar onlar değildi sanki. Bütün o yaptıklarında ciddi olduklarına ve ağlamanın onlara zor geldiğine inanmıyordum artık. Gözyaşlarını, bağrışmaları, bir anda parlayıp çabucak sönüveren karşılıklı eziyetleri o kadar sık görüyordum ki alışmıştım artık; beni gittikçe daha az heyecanlandırıyor, yüreğime gittikçe daha az dokunuyorlardı. Çok sonraları anladım ki yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan Rus halkı, kendilerini acıyla eğlendirmeyi, onlarla çocuklar gibi oynamayı pek seviyor ve mutsuz olmaktan nadiren utanıyordu. Bitip tükenmek bilmeyen tekdüze çalışma günlerinde acı bayrama, yangın da eğlenceye dönüşebiliyordu; anlamsız bomboş bir yüzde bir sıyrığın süs olması gibi...
Reklam
Aydınlık, pırıl pırıl bir gündü; kış güneşinin doğrudan vurmayan ışıkları iki pencerenin buz tutmuş camlarından içeri sızıyordu. Yemek için hazırlanmış masada kalaylı tabaklar, kızıl-kahverengi kvas dolu sürahi ve dedemin yabani adaçayıyla kılıçotundan yaptığı koyu yeşil votkasının sürahisi donuk donuk ışıldıyordu. Buzları çözülmüş pencereden çatıları örten, bahçe çitlerinin yüksek direkleriyle sığırcık yuvaları üzerinde gümüşten birer başlık gibi biriken karın ışıl ışıl parıltısı görülüyordu. Kuşlarım pencere sövelerine asılı, güneş ışınlarının içlerinden geçip gittiği kafeslerinde oyunlar oynuyorlardı: Evcil karabaşlı isketeler neşeyle, şakrakkuşları ince sesleriyle cıvıldıyor, saka uzun uzun şakıyordu. Ama bu neşeli, gümüşi şen şakrak gün mutluluk getirmiyordu, gereksizdi, her şey gereksizdi.
"Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır. Hayattansa ölüm daha iyidir ve insan kendisini bu hayattan kurtarmalıdır." İtiraflarım, Lev Nikolayeviç Tolstoy
Ruh, düşünceler, karmaşamız...
Uzunca bir süre çıt çıkarmadan oturduk. Sessiz, sakin, çevredeki her şeyin canlılığını gözle görülür derecede kaybettiği, her saat biraz daha çoraklaştığı, toprağın o bereketli yaz kokularının bittiği, soğuk nem kokmaya başladığı, havada garip bir saydamlığın olduğu, kızıla bürünmüş gökyüzünde amaçsızca uçuşan kargaların insanı hüzünlendirdiği yaz sonu akşamlarından biriydi. Her şey dilsiz ve sessizdi; her ses, kuşların kanat çırpışı, dökülen yaprakların hışırtısı insanı büyük bir gürültüymüş gibi korkutup ürpertiyor, sonra yine o kaskatı sessizlik, donakalmışlık başlıyordu. Tüm toprağı, her şeyi saran sessizlik insanın içine doluyordu. İnsanda en arı, en ince düşünceler de böyle anlarda doğuyor sanki; ama bunlar örümcek ağı gibi saydam, uçucu, ele geçmez, söze dökülmez şeyler oluyor... Bu düşünceler insanın ruhunu üzüntüden yakıp tutuşturarak, onu aynı anda hem yatıştırıp hem de rahatsız ederek, kayan yıldızlar gibi bir an parlayıp kayboluyorlardı ve ruh kaynayıp eriyor, hayatımız boyunca koruyacağı kesin biçimini alıyor, kişiliği oluşuyordu.
Evde ilginç, eğlenceli şeyler eksik değildi, ama bazen dayanılmaz bir kasvete kapılıyor, üzerime abanan ağır, kurşun gibi bir şeyin altında boğuluyormuş gibi hissediyordum... Uzun süredir karanlık, derin bir çukurda yaşıyordum sanki; gözlerim görmüyor, kulaklarım duymuyordu; bütün duyularımı yitirmiş, yarı ölü yarı diri bir varlığa dönüşmüşüm gibi hissediyordum...
Reklam