Angel’in davranışları - hangi erkeğin böyle değildir ki? - her hangi bir koşul, değişiklik, suçluluk ya da açıklama karşısında onu ölesine koruyacak, sevecek ve ona şefkat gösterecek gibiydi ki.
Tess gönül eğlendirilip sonra terk edilecek önemsiz biri değildi onun için. Kendi kıymetli yaşantısını sürdüren bir kadındı. Bu hayata belki zorla katlanıyor, belki de ondan zevk alıyordu ama kesin olan bir şey varsa o da en kudretli kişi için hayat ne denli önemliyse, Tess için de kendi hayatı o derece önemliydi. Dünyayı kendi duygularına göre yorumluyordu.
Dünya o varolduğu için vardı, evren bile Tess doğduğu zaman belli biryılın belli bir gününde onun için vücuda gelmişti.
Clare’in pek de hoşlanmadığı bu duygu Tess’e sevimsiz bir ilk neden tarafından bağışlanmış yegâne varoluş fırsatı, onun bütünüydü. Onun tek ve tüm şansıydı. Öyleyse nasıl olur da Tess'e kendinden daha az önemli biri, okşanacak sonra bıkılarak terk edilecek değersiz bir varlık olarak bakabilirdi? Genç kızın yüreğinde uyandırdığını bildiği o ateşli, o aşırı sevgiyi nasıl ciddiye almaz – çünkü Tess çekingenliği içinde öylesine ateşli, öylesine etki altında kalabilen bir kişiydi ki – bu sevgi yüzünden onun acı çekmesine, mahvolmasına nasıl aldırış etmezdi?
Bu öyle bir evredirki, orada hiç bir derinliğe erişilemez, hiç bir düşünce yer edemez.
Kişi gülünç biçimde, “Bu yeni akıntı beni kapıp götürecek güçte mi acaba? Geleceğim için ne gibi bir anlamı var? Geçmişimi aratacak mı?” gibi sorular sormaya başlar.