Hayatta her şey belirsiz. Yaşadığınızı ancak bu şekilde, belirsizlik sayesinde anlayabiliyorsunuz. Bazen geçmişe dönmeyi de bu yüzden istiyoruz tabii çünkü geçmiş, bildiğimiz ya da bildiğimizi zannetttiğimiz bir şey. Daha önce de duyduğumuz bir şarkı. Ayrıca geçmişi düşünmek iyi bir şey. Filozof George Santayana 1905 yılında, geçmişi hatırlayamayanların onu tekrarlamaya mahkum olduklarını söylemişti. Bu korkunç tekrarları, alınmayan derslerin dehşetini, yirmi birinci yüzyılın da yavaş yavaş yirminci yüzyılın kaba saba bir yorumuna dönüştüğünü görmek için haberleri açmak yeterli.
Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim? Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan sevebilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün
tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden
çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Nelerden haz alırdım? içimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası, nasıl
yaşardım?
“Ben yalnız ve yalnız onu, böylesine içten, böylesine derinden severken, ondan başka birini ne tanıyor, ne biliyorken, ne de başka birine sahipken, nasıl olup da bir başkası onu sevebiliyor, sevmeye yelteniyor, havsalam bazen bunu bir türlü almıyor!”