... yirmi beş yıl önce camı döven yağmur damlalarının arasından aşağıya bakmıştım. Eşyalarını babamın arabasının bagajına yerleştiren Hasan’la Ali’yi seyretmiştim.
... dik bir yamaçtan aşağıya kayan, tutunabileceği bir ot, bir çalı arayan ama eli boş kalan biri gibiydim. Oda sallanıyor, yalpalıyordum -aşağı yukarı, sağa sola. “Hasan biliyor muydu?” dedim güçlükle; dudaklarım bana ait değildi sanki. Rahim han gözlerini yumdu. Başını sallandı.
...”Hasan,” dedim. Bu adı en son ne zaman telaffuz etmiştim? Suçluluğun epeyce gerilerde kalmış, sivri uçlu dikenleri içimi bir kez daha yokladı, acıttı; bu adı yüksek sesle söylemek bir büyüyü bozmuştu da bütün o dikenler, iğneler içime batmak için özgür kalmıştı sanki. Ansızın Rahim Han’ın küçük dairesindeki hava kalınlaştı, ısındı, sokağın kokularıyla ağırlaşıverdi.
... bazen Süreyya yanımda uyurken öylece yatar, esintide bir kapanıp bir açılan tahta kepenklerin gıcırtısını, cırcır böceklerinin bahçeyi dolduran cıvıltısını dinlerim. Ve Süreyya’nın rahmindeki boşluğu neredeyse elimle dokunurcasına hissederim; yaşayan, soluk alan bir şey gibi. O boşluk evliliğimize, kahkahalarımıza ve sevişmelerimize sinsice sızdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, yatak odamızın karanlığında onun Süreyya’nın bedeninden ayrılıp aramıza girdiğini, yerleştiğini hissederim. Aramızda uyuduğunu. Yeni doğmuş bir bebek gibi.
... ama bence, Süreyya’nın geçmişini umursamayışımın en önemli nedeni, benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Pişmanlık nedir çok iyi biliyordum.