Dünyanın yalan dolu olmasının bedelini, Firdevs canıyla ödemek zorunda kalmıştı.
Gözlerim yere çakılı, küçük arabama bindim. Arabada kendimden, yaşamımdan, yalanlarımdan, korkularımdan utandım.
Sokaklar gezinen insanlarla, vitrinlere asılmış gazetelerle, bas bas bağıran manşetlerle doluydu. Nereye gitsem her adımda yalanları görüyor, çevrede gezinen iki yüzlülüğü izliyordum. Dünyayı ezip geçmek, bu yalanları silmek istercesine var gücümle gaza bastım. Ama bir an sonra ayağımı hemen çekip frene asıldım ve arabayı
durdurdum.
O anda Firdevs'in benden çok daha cesur olduğunu kavradım.
"Sen suçlusun. Asılmayı hak ediyorsun."
"Herkes bir gün ölecek. Senin işlediğin suçlardan biri için asılmaktansa, kendi işlediğim suç uğruna ölmeyi tercih ederim."
"Annem suçlu değildi. Hiçbir kadın suçlu olamaz. Suçlu olmak için erkek olmak gerekir."
"Hele bak, neler söylüyorsun sen?"
"Topunuzun birden suçlu olduğunu söylüyorum: babalar, amcalar, kocalar, pezevenkler, avukatlar, doktorlar, gazeteciler, her meslekten bütün erkekler."
"Vahşi ve tehlikeli bir kadınsın sen."
"Ben gerçeği söylüyorum. Gerçek vahşi ve tehlikelidir."
Gene de bir kadın olarak sahip olduğum tutarlılık ve onurdan bir an bile kuşku duymadım. Mesleğimin erkekler tarafından icat edildiğini, yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin
ellerinde tuttuklarını biliyordum. Erkeklerin, kadınları bedenlerini satmaya zorladıklarını, en az para ödenen bedenin de eşlerinin bedeni olduğunu biliyordum. Bütün kadınlar, öyle ya da
böyle, fahişeydiler. Ben akıllı olduğumdan, köle eş olmak yerine özgür bir fahişe olmayı yeğlemiştim.