Ruhumdaki bu kırılmayı hissediyor, yaklaşan yalnızlığımdan telaşa kapılıyor, içine düşmekte olduğum karanlığın bir hayat tarzı olmasından korkarak herkes gibi olmaya karar veriyordum
Ara sokakların kiri, pisliği, açık çöp tenekelerinden şehre yayılan kötü koku, sokaklardaki, kaldırımlardaki bitmez tükenmez çukurlar, inişler, çıkışlar, İstanbul'u İstanbul yapan bütün o düzensizlik, kargaşa ve itiş kakış bana şehirden çok kendi ruhum ve hayatımın yetersiz, kötü ve eksik olduğu duygusunu verir. Sanki bu şehir bana, benim hak ettiğim bir ceza olduğu gibi, ben de onu kirleten bir şeyimdir. Şehirden bana, benden şehre yoğun bir keder ve hüzün sızarken şehirde de, bende de iş kalmadığını hissederim: Ben de şehir gibi yaşayan bir ölü, soluk alıp veren bir ceset, sokakların ve kaldırımların bana hissettirdiği gibi yenilgiye ve pisliğe mahkûm bir sefilimdir.
Bazan şehir bambaşka bir yere dönüşür. Sokakların insana kendini evinde hissettiren renkleri birden çekiliverir, her görüşümde bana esrarlı gözüken kalabalıkların aslında kaldırımlarda yüzyıllardır amaçsızca yürüdüklerini anlayıveririm. Bütün parklar çamurlu ve tatsız arazilere, elektrik direkleri ve reklam panolarıyla kaplı meydanlar betondan yavanlıklara, şehir de ruhum gibi boş, bomboş bir yere dönüşüvermiştir.
Zaman zaman, ölmekte olan, yaralı bir hayvan gibi bir köşeye saklanıp tek başına kalma isteğim, her geçen gün daha da sıklaşan bu istek dışarıdan
değil, doğrudan içimden geliyordu belki de. Kaybettiğim için onca hüzünlendiğim şey neydi o zaman? Neden, kimden ayrı düştüğüm için kederliydim?
Filistinlilerin etrafına duvar örüyorlar, bunun nedeni yalnızca güvenliklerini sağlamak değil, onları görmekten, onlarda kendilerini görmekten kaçıyorlar, kurban konumunda oldukları kendi aşağılayıcı tarihlerinin hatırlatılmasını istemiyorlar çünkü onlara geçmişte yaptıklarına ve hâlâ yapmakta olduklarına dayanamıyorlar.