Kendi evinde bir hırsız gibi oracıkta oturmuş, kalbi sızlayarak Rolery' yi düşünüyordu. Bir seferinde, ki kulağa çok uzak geliyordu; on iki gün kadar önce tam da bu odada onsuz yapamayacağını söylemişti kıza. Şimdiysen gece gündüz koşturmaktan Rolery aklına bile gelmiyordu. Hiç değilse şimdi gelsin aklıma, şimdi oturup onu düsüneyim, diye hırladı sessizliğe; ama tek düşünebildiği, ikisinin çok yanlış bir zamanda, yanlış mevsimde doğduğuydu. Ölüm mevsimi başlarken aşık olamazda.
Sonları gelmiyordu; kuşatma daha yeni başlamıştı. Ancak Agat’ın ölmeyeceğinden de bir o kadar emindi. Ve Agat ölmeyecekse, kendi de ölmeyecekti. Agat’ın ölümle ne işi olurdu? Hayat doluydu; Rolery’nin hayatıydı.
“Durup boğulmanı izleyemezdim. Hak etmiş bilr olsan. Ama endişelenme. Bir daha yapmam. Hem seni etkim altına almış da değilim. Büyüklerinin dediklerine kulak asma. Git hadi; rüzgar gibi özgür ve her zamanki gibi cahilsin.”
Ama vicdan kızgın olmalıdır. Eğer kendini o kızgınlığa ikna etmeye çalışırsa yalnızca suçluluk hissi oluşur ve bu da yaratımın kaynağını kökten kurutur.
Virgina Wolf’un da dediği gibi, İngiliz nesiri, eğer kişi onu en azından bir yere kadar en baştan oluşturmazsa, dişil bir varoluş ve yapış tanımına uygun değildir. Gelenekten kopmak zordur; icat etmek zordur, insanın kendi anadilini yeniden oluşturması zordur.