Her ne kadar Tolkien “Eserimde alegori yok.” dese de sanat eserlerinin sanatçıların bireysel beyanlarıyla sınırlı olmadığı bilgisine sahibiz. Kendisi 1. Dünya Savaşı'na bizzat katılmış ve 2. Dünya Savaşı'na şahit olmuş bir yazar ve inançlı bir İngiliz ve ilginçtir Protestan değil Katolik.
Tolkien her ne kadar bir akademisyen/bilim insanı olsa da Yüzüklerin Efendisi evrenini inşa ederken gündeminde bilimsel bir kaygı yoktu. Sınıfsal/kültürel bir dürüstlük derdi de yoktu. Bilimsel bir tez veya eğlencelik bir masaldan çok daha fazlasına odaklanmıştı. Ulusal bir efsanenin müellifi olmak ve İngiliz ulusal kimliğinin sahipleneceği, gurur duyacağı modern bir millî mitoloji yazmak istemişti.
Güç, iktidar, kardeşlik, iyi-kötü mücadelesi, erdem, cesaret ve sınırları zorlayan linguistik yapısıyla Yüzüklerin Efendisi edebiyat tarihinin deniz fenerlerinden biri. Bir roman düşünün ki Rus ve Fransız klasiklerinin derinliğine, sinemanın yaratıcı heyecanına, postmodern anlatıların sürükleyiciliğine, batı mitolojilerinin kahraman kadrosuna aynı anda sahip olsun. Ve içinde yazarının icat ettiği yepyeni diller yer alsın.
“İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi.