Edmund Husserl’in 1907’de Göttingen’de verdiği ve “Fenomenoloji Üzerine Beş Ders” adıyla derlenen bu temel eser, yirminci yüzyıl felsefesinde bir dönüm noktası teşkil eden fenomenolojik hareketin adeta manifestosu niteliğindedir. Husserl, bu derslerde, doğa bilimlerinin hakimiyetindeki bir çağda, bilginin gerçek temellerine ulaşmak için radikal bir yöntem önerir: fenomenoloji. Ona göre felsefe, psikolojiden ve doğa bilimlerinin önkabullerinden kesinlikle arındırılmış, “şeylerin kendisine” dönmek zorundadır. İşte bu dönüş, fenomenolojik indirgemeyle, yani doğal tavrı paranteze alarak (epokhe) mümkün olur. Husserl, burada, tüm deneyimimizin ve bilgimizin son derece kesin ve tartışılmaz temeli olarak gördüğü saf bilinç yaşantılarının alanına, fenomenolojik sahneye giriş yaparız. Bu sahnede artık dünyanın var olup olmadığını sorgulamayız, yalnızca bize göründüğü, verildiği biçimiyle, yani salt fenomen olarak dünyayı inceleriz. Husserl’in “yönelmişlik” olarak tanımladığı, bilincin daima bir şeyin bilinci olması ilkesi, bu incelemenin anahtarıdir. Her bilme edimi, bir “görü”ye dayanmalıdır; sezgi, her türlü bilginin nihai meşruiyet kaynağıdır. Husserl, bu derslerde, bu yöntemsel çerçeveyi adım adım inşa ederken, aynı zamanda zaman bilinci, algı ve yargı gibi somut örnekler üzerinden somutlaştırır. Onun amacı, kesin bir bilim olarak felsefeyi, her türlü kuşkuculuktan arınmış, apodiktik bir kesinlikle temellendirmektir. Bu kısa metin, Husserl’in daha sonraki “transandantal idealizm”e evrilecek olan düşüncesinin özünü berrak ve sistematik bir şekilde sunar. Heidegger’den Sartre’a, Merleau-Ponty’den günümüzün bilişsel bilimlerine kadar uzanan geniş bir düşünce yelpazesini derinden etkilemiş olan bu metin, sadece felsefeyle değil, sanat, sosyoloji ve psikolojiyle ilgilenen herkes