Körfez monarşileri (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman), finansal olarak ne kadar devasa zenginliklere sahip olurlarsa olsunlar, demografik ve askeri açıdan tam birer "jeopolitik cüce" konumundadırlar. Bu ülkeler, kuruldukları günden beri kendi ordularının caydırıcılığıyla değil, petrodolar karşılığında Amerikan Leviathan’ının (ve dolaylı olarak Batı/NATO şemsiyesinin) sağladığı "kiralık güvenlik" ile hayatta kalmışlardır. Bu şemsiye ortadan kalktığında, Körfez ülkelerinin muazzam bir hızla askeri ve siyasi işgale/çözülmeye uğraması kaçınılmazdır. Ancak bu işgal, 20. yüzyılın klasik tank ordularıyla yapılan fetihlerinden ziyade, modern çağın asimetrik, finansal ve vekalet savaşları üzerinden gerçekleşecektir.
Körfez’in Batı koruması olmaksızın en kırılgan olduğu alan, hemen körfezin karşı kıyısındaki İran ve onun bölgeye yayılmış vekil unsurlarıdır. Bahreyn nüfusunun çoğunluğu, Suudi Arabistan’ın ise en zengin petrol yataklarının bulunduğu Doğu Eyaleti (Katif ve El-Ahsa) nüfusunun önemli bir kısmı Şiilerden oluşmaktadır. Batı askeri kalkanı kalktığı an, İran bu bölgelerdeki etnik ve mezhepsel fay hatlarını tetikleyerek içeriden ayaklanmalar çıkarabilir. Yemen’deki Husiler, Irak’taki Şii milisler (Haşdi Şabi) ve Lübnan Hizbullah’ı; Suudi Arabistan ve BAE’nin zayıf, paralı askerlerden ve aşiret bağlarından oluşan konvansiyonel ordularını lojistik ve asimetrik olarak felç edebilir. Riyad ve Abu Dabi, doğrudan Tahran ordusu tarafından işgal edilmese bile, füzeler ve sürü İHA’larla rafinerileri, limanları vurularak de facto olarak teslim alınır ve İran eksenli uydu devletlere (emir kliklerine) dönüştürülür.
Çin, Körfez’de istikrarsızlık ve savaş istemez; çünkü Çin endüstrisinin can damarı bu topraklardan akan petroldür. Ancak ABD ve NATO şemsiyesi