Merhaba. “Borges’i seven, Borges’in sevdiğini de sever.” demiş atalarımız. (Aynalara , seslere, içerilerine ve de içeridekilere pek güvenmeyen , hayatının bir döneminde en az bir kez labirentte kaybolmuş birileriydi galiba onlar.)Borges sayesinde yolumun kesiştiği Julien Green’in Yeryüzünde Bir Yolcu kitabını pek sevdim. Zaten kitabın arka kapağında Borges’in Green karakterleri için söylediği o cümle bile insanı doğrudan bu karanlık atmosfere çekiveriyor: “Biz başkayız, bir düşten geliyoruz, başka yere gidiyoruz.” Ve sanırım kitabın tamamı biraz bu “başka yere gidiyoruz” hissinin içinde geçiyor çünkü Green’in karakterleri tahmin edersiniz ki bir yere yolculuk etmiyor kendi içlerinin karanlığı boyunca sürükleniyorlar. Dünyada yürüyen ama ruhu başka bir koridorda kalan insanlar gibi…
Kitaptaki öyküler arasından sondan bir önceki öyküyü aldım yamacıma ben:”Leviathan ya da Yararsız Yolculuk”. Uzun zamandır okuduğum en sarsıcı metinlerden biri oldu benim için. Başta sessiz ve gizemli bir yolcunun yük gemisine binişini okuyoruz yalnızca. Eski bir palto, yüzünü örten bir şapka, ağır bir valiz, kimseyle konuşmayan bir adam… Ama öykü ilerledikçe anlıyoruz ki mesele insanın kendi içine yerleşememesi...Bonne-Esperance adlı gemi ise burada yalnızca okyanusu yaran bir taşıt değil sanki insanın kendi iç uğultusunun üzerinde ağır ağır ilerleyen bir bilinç tabutu gibi…Deniz de özgürlük değil. Tam tersine günler boyunca değişmeyen ufuk çizgisiyle insanı kendi zihnine kapatan dev bir sessizlik kuyusu... Green’in denizi insana sürekli aynı düşünceyi geri kusan tuzlu bir yankı mabedi gibi sezdirmesi ise olağanüstüydü...
Bir de öykünün merkezindeki o görünmez “Leviathan” hissi… O deniz canavarı insanın içine yerleşmiş bir karanlık gibi dolaşıyor metinde. Sessizlik uzadıkça büyüyen,