Kalkması için sebep olabilecek hiçbir şey yoktu. Odası boştu, kimsenin kendisine karşı istek duymadığı bu yalnızlık içerisinde kendisini havadan yoksun ve boş hissediyordu. Boş, gereksiz, yıpranmış , tükenmiş...
Uğultulu Tepeler bende hep şöyle bir his bıraktı: Sevginin bazen insanı iyileştirmekten çok hırpaladığı o karanlık yer.
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisi aşk değil, daha çok birbirinin yarasını kaşıyan iki ruh gibi. Onların o tutkulu, yıkıcı bağı beni kendine çekti.
Kitabın kasvetli havası, rüzgârı, o yalnız tepeler… Hepsi karakterlerin içindeki fırtınayla aynı ritimde. Belki de o yüzden sevdim: Gerçek hayatta kimsenin söylemeye cesaret edemediği duyguları açıkça yüzüne vuruyor.