Zaten olmuş hakkında konuşmak beyhudedir. Olmuş demek varlık ile işi bitmiş, artık varlık varken ve değişebilirken yokluk kabristanında istirahata çekilmiş olgu demektir. Bitmiş ve toprağa, havaya karışmış demektir.
Bir iş ya da oluş da benim anladığım, yaratılmış olarak durur. İyi ya da kötü kendi kaderi sonlanınca yapacağını yapmış olarak artık çekilir. O ölü olguyu tekrar önüne çekip onun kıpırtısız ve iradesiz hâlinden bir şey beklemek boşunadır. Her gün hatta ânlar içinde, bir düşünce ya da olgu defnedilir. Ve ömür böylece ölülerin arkasından konuşmakla geçer.
Kaçmak tüm yaşamım boyunca aslı fiilim, varlık alanım olmuştu. Tüm kâinat, gelmiş geçmiş yaratılmışlar peşimde, ben hep soluk soluğa idim. Kendi soluğumu duymaktan, uydurduğu efsanesine inanmaktan, hem anlatan hem dinleyen hem hayret eden hem sonunda "Huuu" diyen olmaktan, yerimi tayinden şaşkındım.
Koşanın, durmaksızın koşanın yeri neresiydi acaba? Daha hızlandığı ve rahat koştuğu şu bayır mı, az soluklandığı şu çeşmenin kenarı mı, sonsuz biteviyelikte uzanan şu kutsal kâinat düzlüğü mü, neresi?
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hallere geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi.