Bir insanı tanımadan [bilmeden] onu saymak olanaksızdır. İlgi ve saygı eğer bilgi tarafından yönlendirilmezse kör kalır. Eğer ilgiyi bilgi doğurmamışsa boştur. Bilginin birçok katları vardır, sevginin bir görüntüsü olan bilgi dışta kalmaz, öze işler. Bu bilgiyi ancak, kendime gösterdiğim ilgiyi diğer insanları oldukları gibi görmeye çevirdiğim zaman kazanmak mümkündür. Örneğin, birinin, dışa vurmasa bile kızgın olduğunu anlayabilirim. Hatta onu bundan da öte tanır, huzursuz ve endişeli olduğunu, yalnızlık ve suçluluk duyduğunu bilebilirim. Böylece kızgınlığının derinlerdeki bir şeyin belirtisi olduğunu anlar, onu öfkeli biri olarak değil, huzursuz ve sıkıntılı, acı çeken biri olarak ele alırım. Bilginin, sevgi sorunuyla çok daha önemli bir başka ilişkisi daha vardır. İnsanın duyduğu ana gereksinim olan başkasıyla kaynaşıp kendi yalnızlığının hapishanesinden kurtulma isteği, insana özgü bir başka istekle, "insanın sırrını" çözmekle iç içedir. Yaşam, salt biyolojik yanıyla kendisi ve diğer insanlar için çözümsüz bir sır olarak kalmaktadır. Kendimizi tanıyoruz, harcadığımız tüm çabalara karşın kendimizi tanımıyoruz. Yoldaşımızı tanıyoruz, ama yine de onu tanımıyoruz çünkü biz bir eşya değiliz, arkadaşımız bir eşya değil. Kendimizin ya da bir başkasının varlığının derinliğine ne kadar inersek, bilginin amacı bizden o kadar uzaklaşır. Ama insan ruhunun gizliliğine girme, "o" olan en diplerdeki öze ulaşma isteğinden kendimizi alamıyoruz.
Sırrı çözmenin tek bir yolu, umutsuz bir yolu vardır: O da bir başkasının üzerinde tam bir egemenlik kurmak; ona istediğimizi yaptıracak, istediğimiz duyguları hissettirip istediğimizi istetecek güce erişmektir. Bu ise onu bir nesne, bizim nesnemiz, bizim malımız haline getirir. Bu en son dereceye varan öğrenme çabası, insana acı