Tuğba Yavuz Bulut

Tuğba Yavuz Bulut
@lightslibrary
instagram: @av.tugbayavuz
Puan vermedi·312 syf.··
2025 54. kitabı
Bu tarz edebiyatı okumak zordur; çok ağır, edebi yazıldığından ya da kafanız basmayacağından değil. Bu tarz edebiyatta okur olarak bize çok iş düşer. Nedir “bu tarz edebiyat?” Yeraltı edebiyatı diye adlandırmak da beis görmüyorum. Bukowski, Boris Vian, Palahniuk, Hakan Günday vs tarzı bir edebiyattan söz ediyorum. Nedir okura düşen iş? Önce biraz sakin olmak :) Sizi bir karmaşa bekliyor. Gerekirse kelimeleri siz toplayacak, sayfaları siz birleştirecek, karakterleri siz bir sandalyeye oturtup sakinleştireceksiniz. Rüyalar aleminde gibi hissedeceksiniz. Duymak istemediğiniz laflar duyacak, işitmek istemediğiniz küfürler işitecek, karakterlerin bilmek istemediğiniz özel sırlarını öğreneceksiniz. Ve bunları kulak arkası edeceksiniz. E sonra sokaklardan toplayacaksınız karakterleri, anlamsız rüyalarından uyandıracaksınız, içki sofralarında yarı baygın konuşmalarını sayfalarca okuyacaksınız. Çok iş düşüyor size. Kafanız karışacak. Allak bullak olacaksınız belki ve bırakıp gitmek isteyeceksiniz. Seni diyeceksiniz ana karaktere, seni bir Allah’ın kulu sevmemiş, dinlememiş, ben neden dinleyeyim yahu? Ama dinleyeceksiniz. Çukuruna çekecek sizi. Böyledir bu tarz edebiyat, yapıştı mı bırakmaz. Yerin dibinden seslenir durur size, mahrem yerlere dokunmadan edemez. Sokak jargonuyla konuşur, pis kokar, tiksindirir sizi. Yine de kalabilirseniz orada, o sayfalarda ve biraz da burjuva kimliğinizi koyabilirseniz bir kenara. O zaman içinizde bir yerlere işleyebilir. Boşu boşuna vakit ayırmışım sana demezsiniz. Diyebilirsiniz de, her okur sevmez. Bu tarz edebiyatın, iyisi olmak da zordur. Örneğin Bukowski Ekmek Arasında ne güzel yazmıştır ama başka bir kaç kitabı da laf salatası saçmalıktır. Hakan Günday’ı ise hiç sevemedim, okumam bir daha. Neyse, kitabı anlatmak istemiyorum. Bir adam
TolMurat Uyurkulak · Can Yayınları · 20222,465 okunma
Reklam
10/10
·552 syf.··
2025 53. kitabı
Bu yıl okuduğum en iyi eserlerden biri. 10/10 luk bir kitap. (Herkesin puanlama sistemi farklıdır; benim için 10/10 zor, kaliteli, bana farklı şeyler öğreten, edebi ve kültürel değeri yüksek ayrıca tekrar tekrar beni kendine çeken kitaplara verdiğim bir puan.) Hem tarihi hem lirik, hem bir ağıt hem bir manifesto, katman katman bir anlatı, muazzam. Nobel ödüllü Latin Amerikalı şair Pablo Neruda tartışmalı bir isim. Kendisinin siyasi ve kişisel tarihinden bağımsız olarak yalnızca bu kitabı ile ilgili konuşmak istiyorum. Neruda gerçekten her dokunduğunu şiire çevirebilecek güçte sağlam bir yazar. En önemli eseri olan Canto General’da da buna şahit oluyoruz. Kitap bir epik destan aslında, al koy diğer ülke destanlarının yanına hiç sırıtmaz. Latin Amerika’nın jeolojik ve sosyolojik yönleri ile anlatmaya başladığı bu şiirler, ilerleyen bölümlerde özgürlük direniş savaşçılarını anmaya ve savaş anlatısına dönüşüyor. Maya, İnka ve Aztek kültürlerini yok eden Avrupalıları dinliyoruz bu şiirlerde. Köleliği, işkenceyi, yoksulluğu, ölümü görüyoruz. Tabi bir yandan da direnişin öyküsüne dönüşüyor bu anlatı. Latin Amerika edebiyatında şiirin tarihsel ve siyasal bir bellek taşıyıcısı olarak nasıl konumlanabileceğinin en kapsamlı örneklerinden biri olmuş dolayısıyla. Sanki bir toplumun zihninin ve mirasının yazıma dökülerek kayıt altına alınmasını sağlamış. Ki İnka dönemlerinden 20.yy a gelen bir mirastan söz ediyoruz. Bu yönüyle de çok değerli. Çok katmanlı ve zor bir okuma gerçekten çünkü kültüre, anlatılan kahramanlara, düşmanlara, o topraklara çok uzağız. Sürekli dipnotlardan ve google dan faydalanarak okumak gerekiyor. Bu benim için keyifli ve öğretici ancak herkese hitap etmeyebilir. Yine de bu şiirlerin herkesi etkileyeceğine inanıyorum.
Evrensel ŞarkıPablo Neruda · Can Yayınları · 2020139 okunma
5/10
·296 syf.··
2025 52. kitabı
Aspidistra, Orwell’in diğer kitaplarından farklı. Politik değil kişisel bir eser.(olabildiğince) Parasızlık, yalnızlık, burjuvazi ile mücadele… Ve tek bir adamın etrafında dönen kurgu: Gordon Comstock. Tam dövülesi adam. Kitap boyunca sinirinizi bozan bir anti-karakter. Yani evet güzel yazılmış. Parayı reddettikçe daha da ağına düşen karakterimiz tüm hayatını yöneten bu para tanrısı ile bitmeyen bir savaşa giriyor. Mağlup olan belli. Dürüst bir kitap olsa da beni burjuvazi tarafımdan bıçakladı ve beğenimi kazanamadı :) Beklediğimden fazla tekrara düşen, biraz uzatılmış bir kitap. Bu “para tanrısı, para” mevzuları roman yazılacaksa 150 sayfayı geçmede tadında kalırmış. Hikaye olsaymış da güzel olurmuş. Pek tabi ele aldığı konu dünyanın en önemli meselelerinden biri; para-parasızlık. Bunun üzerine binlerce şey yazılır ki yazıldı da. Ama Orwell; çok halktan meselelerle, üstünkörü ve tekrara düşerek ele almış konuyu. Çok uzatmış. Dolayısıyla okuru boğmuş. Gordon karakteri etkileyici. Benimle yaşıt, çirkin, yalnız, mutsuz, sebepsizce zıt ve inatçı. Empati yaptırıyor insana. Aspidistra sembolü bana yavan geldi ve bahsedildiği her satırda zorlama eklenmiş hissiyatı verdi. Genel olarak beğenmedim. Orwell’ın hatrı olmasa belki yarım bırakırdım, Gordon’un başına gelenleri merak edecek olmama rağmen. Kitapla kalın.
AspidistraGeorge Orwell · Can Yayınları · 20195,4bin okunma
8/10
·236 syf.··
2025 50. kitabı
Çok iyi 3 uzun hikayeden oluşuyor bu kitap; Ergenlik Dönemi, Monolog ve Yıkılmış Kadın. Simone de Beauvoir’den bahsetmeyeceğim, canım kadın, ne yazdıysa güzel yazmış. Yine iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu, açıkçası beklentim olmaksızın okumuştum ama edebi ve zihinsel olarak çok doyurucu hikayelerdi. Üç hikaye de orta yaşı geçmiş kadın karakterler ekseninde anlatılıyor. Ergenlik dönemi hikayesi; yaşlılık, evlilik, ebeveynlik başlıklarında bizi epeyce düşündürüyor. Çocuğumuzun bizden başka bir birey olduğunu kabul etmek zordur, çocuğun yaşı kaç olursa olsun, kibirli bir üstenciliğe sahiptir her ebeveyn. Çocuğun bağımsızlığı, ebeveynliğin bir nevi sonudur ve anneler anneliğin yasını tutmaya başlarlar, ardından da anneliklerini sorgulamaya girişirler. Bu hikayeyi daha küçükken okusaydım bu kadar etkilenmezdim. Tam da 30lu yaşlara geliyorken yetişkin olmanın eşiğinde, ebeveyn olmanın fikrinde ve çocukluğun bitişinin farkında olarak okumak etkileyiciliğini arttırdı. Monolog, başta bir karmaşa ile yumak halinde suratımıza çarpsa da hikayenin sonlarına doğru o yumak açılıyor avucumuzdan kayıp gidiyor. Bir kayıp hikayesi bu, çocuğun kaybı ve annenin derin üzüntüsü/deliliği. Kendi kendine konuşma, sayıklama şeklinde yazılmış. 3 hikayenin en kısası. Özlem, suçluluk, pişmanlık hepsi bir arada. Yıkılmış kadın hikayesi ise günlük şeklinde yazılmış. Ebeveynlikten ziyade evliliğe ve ilişkilere dair bir hikaye. Yine okuru sorgulatan, “büyük konuşma başına gelirse görürsün” diyen anlatılardan. Aleni bir ihanet, aldatılma hissi, kadının Ellerine sağlık Simone, okuyun.
Yıkılmış KadınSimone de Beauvoir · Everest Yayınları · 20231,268 okunma
İnancın umuda dönüştüğü bir devrim hikayesi
7/10
·232 syf.··
2025 40. kitabı
Norveç edebiyatının en özgün ve modern seslerinden biri olan Dag Solstad (d. 1941), İskandinav edebiyatının en güçlü temsilcilerinden. Eserlerinde bireyin toplumsal konumuyla, tarihsel sorumluluğuyla ve kendi varoluşsal sıkışmışlığıyla hesaplaşmasını incelikli bir ironiyle işliyor. Solstad’ın dili sade, ama düşünsel olarak yoğun ve sarsıcı. Entelektüel, içe kapanık, hayata karşı utangaç ama onurlu erkekleri anlatıyor yazar — tıpkı “Mahcubiyet ve Haysiyet”in Elias’ı ya da bu kitaptaki Knut Pedersen gibi. Bu roman, 1982’de yayımlandığında Norveç’te büyük tartışma yaratmış, öyle ki kişisel bir itirafname ve siyaset eleştirisi diyebiliriz. Pedersen’in 1970’lerin Norveç’inde devrimcilik, solculuk ve örgütleşme anılarını okuruz. Roman boyunca bir şakaya ortak oluyor gibiyiz, biri çıkıp da “bu nasıl örgüt bu nasıl solculuk yahu” diyecek diye bekliyorsunuz. Karakterimiz ideoloji olarak ne kadar etkilense de hayatına uyarlayamadığı bu durumun mahcubiyetini yaşıyor. Sanki canı sıkılmış bir profesörün heyecan araması gibi. O kadar can sıkıcı bir karakter ki, anti kahramana dönüşecek biraz daha zorlansa. Trajikomik bir hikaye. Neden böyle diyorum? Çünkü kitap boyunca kendini Markist-leninist düşünceye zorla inandırmaya çalışan, sloganlar atan, politik bildiriler yazan, devrim idealı ile yanıp tutuşan, toplantılara katılan Pedersen aslında hiçbir inanç barındırmaz ve varolduğunu iddia ettiği inancı hem bireysel hem de toplumsal bir utanca evirir. Sanki tek nefeste anlatılmış, soluk soluğa bir hayat hikayesi bu. Kitap bölümlere ayrılmamış, okurken hiç es vermiyor, konu bölünmesi yapmamış, paragraf ayrımları var ama konu sürekli aktığı ve hızlı değiştiği için okumak (ya da ara vererek okumak) zorlaşıyor. Ki illaki ara verdiğimiz için okurken, kitaba geri döndüğümde soluğumu
Reklam