İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. Hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta kalıyor. Acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta... Belki de, yalnızca bu noktanın ele geçirilemeyişi yüzünden, birçok terk ediliş anında gerekli gereksiz bir yığın şey konuşuyor insanlar; içlerindeki o noktayı örtebilmek için gülünç tartışmaların tozuna dumanına boğuluyorlar, geçmişe ve geleceğe acımasızca saldırıp kendi yarattıkları harabelerin ortasında yuvarlanıyorlar. O nokta yüzünden hüngür hüngür ağlayanlar da var belki, köpek gibi yalvaranlar, kendilerini içkiye, kumara vuranlar, dövüşenler, sızanlar, yaralananlar, hatta kendilerini kendilerine vuranlar da var.
Kendi-olan ile Bize verilen karşılaştırılırsa, şuna itiraz edilemez: Biz yalıtılmış bir şeye sahip olamayız, her şeyi, bir bütün olarak dünya bağlamında etrafımızda olup bitenlerin Bizde bıraktığı izlenimle algılarız, demek ki bunlar Bize "verilen"dir ve Biz bunlara sahibiz; başka bir şey tarafından bende uyarılan duygu ve düşüncelerle Bana verilenler arasında büyük bir mesafe vardır. Tanrı, ölümsüzlük, özgürlük, insanlık vb. çocukluğumuzdan bu yana düşünceler ve duygular olarak içimize aşılanır ve öyle ya da böyle iç yapımızı harekete geçirir veya Biz farkında olmadan Bize hükmederler, ya da daha zengin doğası olan kişilerde belli usuller ve sanat eserleri olarak kendilerini dışavururlar, ama bunlar insanda uyandırılan duygular değil, insana verilen duygulardır, çünkü onlara inanmamız, onlara tutunmamız gerekir.