Rüzgârın Gelini, gerçek hayatta yaşamış ressam Oskar Kokoschka ile Alma Mahler'in fırtınalı ilişkisinden yola çıkarak tarih, mitoloji ve psikolojiyi iç içe geçiren sıra dışı bir roman. Kokoschka'nın ayrılığın ardından gerçekten yaptırdığı Alma bebeğini merkezine alan hikâye, zamanla bir biyografiden uzaklaşıp yas, takıntı, yaratım ve dönüşüm üzerine gotik bir masala dönüşüyor. Lilith figürü aracılığıyla roman, insanın kaybettiklerini geri getirme arzusunu sorgularken, tarihsel gerçeklikle düşsel olan arasındaki sınırları silikleştiriyor.
Lilith'in gerçekten var olup olmadığını, yaşananların ne kadarının doğaüstü ne kadarının Oskar'ın zihninin ürünü olduğunu hiçbir zaman kesin olarak bilemiyoruz. Roman ilerledikçe Lilith bir karakter olmaktan çıkıp yasın, arzunun, takıntının ve insanın kendi karanlığıyla kurduğu ilişkinin simgesine dönüşüyor. Bu yüzden kitap bittiğinde aklımda kalan şey olaylardan çok atmosferi ve hissettirdikleri oldu.Uzun zamandır okuduğum hiçbir kitaba tam olarak benzetemediğim Rüzgârın Gelini, benim için yalnızca bir aşk ya da sanatçı romanı değil; kaybın insan ruhunda nasıl yaşamaya devam ettiğini anlatan unutulmaz bir metin oldu. Belki zamanla olayların ayrıntıları silikleşecek ama Oskar, Alma ve Lilith arasında kurulan o tekinsiz bağın, savaşın gölgesindeki atmosferin ve roman boyunca hissedilen o büyülü belirsizliğin uzun süre benimle kalacağını düşünüyorum. Bayıldım