Kitabın akıcılığı, olay örgüsü, iki farklı karakterin gözünden dünyayı ele alışı, iki farklı dünyayı bir kapıcı dairesinde buluşturması. Bir okur olarak keyifle takip ettim, bazen üzüldüm, bazen gülümsedim. Paloma ve Renee’nin ne zaman buluşacağını bekledim. Ve bunlar olurken de çokça düşündüm.
Bir hayat nasıl yaşanırdı? Peki bir hayat nasıl yaşanmazdı? Bir matemetik probleminin cevabı gibi değil ki bu soruların cevapları. İnsan gibi. Hepimiz için kendimize göre, kendimize özgü. Ama yine de bir yerlerde küçük benzerlikler olacaktır, olmalıdır da. İnsan dünyanın hareketini hissetmeli, bir kamelyanın güzelliğini görmeli, bir kedinin mutlu gırlamasındaki an’ı duyabilmeli, bir çocuğun tahmin edilemezliğini oturup izlenmelidir fikrimce. Yavaşlamalıdır insan. Yaklaşmalıdır dünyaya, evrene ve kendine. Yoksa yaşamak, hayatta kalmaktan öteye geçer mi? Bilinmez…
Bu dünya ölmek isteyecek kadar anlamsız, yorucu ya da zor gelebilir. Bu dünya kendini, kim olduğunu gizleyecek kadar yaralayıcı olabilir. Bu dünya yaşadıklarını anlamdırırken kafanı karıştırabilir. Yine de Paloma’nın dediği gibi “ Bu dünyada yaşama zahmetine değen bir şey varsa, onu kaçırmamalıyım, çünkü insan öldükten sonra iş işten geçer ve çünkü insanın aldandığı için ölmesi gerçekten çok aptalca olur.”
Yaşama zahmetine değen bir şey varsa kaçırmamalıyız. Dedem için dünya sırf aydınlık olduğu için bile yaşanılırdı. O, güneşin aydınlığı için yaşadı. Güneşin aydınlığı olmasa da bizi aydınlatacak başka şeyler için yaşanacak bir dünya var. O aydınlıkları bulmak, görmek, belki yakalamak… Aydınlıklar arasında kopuşlar, kayboluşlar ve belki kırılmalar… Belki de hayat bu. “Fazlasıyla umutsuzluk. Ama aynı zamanda, güzel bir iki an. Zamanın aynı olmadığı”.