Kitabı elime aldığımda bu kadar içine çekileceğimi hiç düşünmemiştim. Yavaş yavaş, sindire sindire okudum ama her sayfada içimde aynı fısıltı büyüdü: “Ne olacak… şimdi ne olacak?”
Ve garip bir şekilde, acelem yoktu. Çünkü bu hikâye koşturmuyor; seni içine çekip kendi ritmine kilitliyor.
Signa Farrow… adı bile eski bir aile mezarlığından yankılanan bir sır gibi. Parlak bir soyadının arkasına saklanmış bir lanet, görünürde zenginlik ama içeride sessiz bir çöküş. Ailesi bir bir yok olurken geriye kalan şey güç değil; belirsizlik, yalnızlık ve açıklanamayan bir gölge.
Ve o gölge… sıradan bir yokluk değil.
Ölüm.
Ama burada Ölüm bir fikir değil. Bir varlık. Hatta bir erkek. Ve en rahatsız edici olanı: Signa onu görebiliyor.
Nereye giderse gitsin, Ölüm onunla aynı adımı atıyor. Sanki peşinden gelmiyor da hep yanında doğmuş gibi. Ve etrafındaki insanlar… bebekliğinden beri birer birer siliniyor hayattan. Sanki yaşam, onun çevresinde sessizce geri çekiliyor.
Ama işte tuhaflık burada:
Herkes düşerken, o düşmüyor. Ölüm onu almıyor. Alamıyor. Sanki hikâyenin kuralları bir yerden kırılmış gibi.
Sonra kapı açılıyor: Hawthorne Malikanesi.
Ve hikâye o noktada gerçekten nefes değiştiriyor.
Çünkü Signa artık sadece yaşayanları değil, ölüleri de görüyor.
Ve Hawthorne’da Lillian Hawthorne geri dönüyor—ölü ama susmuş değil. Nazik değil, huzurlu hiç değil. Israrcı, keskin ve giderek daha tehditkâr…
Başta görmezden gelmek istiyor Signa. Çünkü tek arzusu “normal” olmak. Sessizlik. Maskesiz bir hayat. Ama bazı ölüler, unutulmak için gelmez.
Ve gerçek ortaya çıktığında her şey çatırdıyor: Lillian’ın ölümü bir kaza değil. Ve şimdi sırada kızı Blythe var.
Malikanenin içinde biri, görünmeyen bir el gibi ölüm dağıtıyor. Sessiz. Sistemli. Sabırlı.
Ve Signa yine aynı noktaya çekiliyor: