Büyük kentlerde sohbetlerin insanların suskunluklarından oluştuğunu, söyledikleri ile söylemek istediklerinin arasına hayatın pusu dolu kavşaklarının, gürültülü kalabalıkların girdiğini dile getirdik.
Gün oluyor, pide fırınının uykusuz çırağıyla kapı önünde beş dakikalığına dama oynuyorum, yeniliyorum, sevgili çırak dostumun yüzündeki mutlu küçük bir anı yakalayıp arka bölmedeki kavanozlarıma istifliliyorum. Sonra onları mevlitlerde dağıtılan akide şekerleriyle karıştırıyorum. Tarçınlı naneli kokular arasında öte dünyaya göçlenlerin ardından yüzlerde açan gülleri düşlüyorum.
...İşte ben bu ağarmayan sabahları, kalleş karayelleri, güvensiz iskeleleri değiştirecektim. Kargaları biraz usul erkân, solfej, makam öğretecektim. Ama yoruldum, kemiklerimde yarım yüzyılın sızıları birikmişti. Şimdi düşmüş birini yerden kaldırmak, dizi kanamış bir çocuğun dizine batikon sürmek gibi daha mütevazi hedeflerim var, yabani bir çile eri gibi, onlarla yetiniyorum.
...bir yandan yaşlı bir adamın ölümüyle, genç bir delikanlının zaferinin aynı şey olduğunu düşündü. Ne yas ne de gurur, neşe kadar gerçekti; o neşe ki, gök ve deniz arasındaki soğuk rüzgârda titremiş, ateş gibi cayır cayır yanıp, birden sönmüştü.