Bazen bir hayatın sonu, bir başka hayatın en anlamlı başlangıcına dönüşebilir; tıpkı yorgun bir martının son vasiyetini koca yürekli bir kediye bırakıp gökyüzüne veda etmesi gibi. Luis Sepúlveda, bu hikâyede bizi sadece bir liman kasabasına değil, kalbin en ücra köşelerinde saklı kalan o saf şefkatle tanışmaya davet ediyor. Kendi rutininde, tahmin edilebilir bir dünyada yaşayan kedi Zorba’nın önüne düşen o savunmasız yumurta, aslında hayatın bize her an sunabileceği o büyük mucizenin, yani "sorumluluk almanın" bir simgesi. Bu durum, Zorba’nın o güne kadar ördüğü güvenli dünyayı aşarak, onu bir "öteki" için var olma duygusuyla yüzleştiriyor. Bu, bir canlının diğerine duyduğu, sözlerin ötesinde bir sadakat yolculuğu; içinde hem kaybetmenin hüznünü hem de koruma içgüdüsünün o ilkel ve soylu gücünü barındırıyor.
Hayatın hızı içinde çoğu zaman kendi kıyılarımıza çekiliyoruz, ancak Zorba bize bambaşka bir şey hatırlatıyor: Kendinden tamamen farklı olanı, sana hiç benzemeyeni bağrına basabilmenin o eşsiz güzelliği. Bir kedinin bir martıyı, ona kendi doğrularını dayatmadan, onu "kedi" yapmaya zorlamadan sadece o olduğu için sevmesi, bugün hepimizin hasretini çektiği o koşulsuz kabulün en saf örneği. Bu kabul, aslında derin bir olgunluk gerektirir; çünkü karşındakini dönüştürme arzusundan vazgeçmek, kendi egosunu sessizliğe büründürebilmektir. Belki de hayatın asıl sırrı burada gizli; sevdiklerimizi kendi gölgemizde büyütmek yerine, onların kendi güneşlerine ulaşmaları için onlara birer sığınak olabilmekte. Kendi kimliğimizden ödün vermeden, bir başkasının kimliğini inşa etmesine izin vermek, sevginin en yüksek mertebesidir.
Zorba ve dostlarının o küçük yavruya uçmayı öğretmek için gösterdikleri çaba, aslında bir dayanışma senfonisi gibi. Bilginin kuru birer veri olmaktan