Çöp Tenekelerine gitmeyin.
Üniversite giriş sınavlarına girecek olanlara; iki örgün bitirmiş, iki AÖF bitirmiş ve halen bir tane örgün de okuyan, aynı zamanda öğrenci yetiştirdiğim için naçizane tavsiyem, Türkiye’nin her anlamda saygın, akademik kadrosunda uluslarası makaleleri bol olan ve o camia da saygı gören akademisyenlerin olduğu üniversiteleri seçin. Kesinlikle sonradan açılan işletmelere gitmeyin. Oraları; sizler işsiz görünmeyin, gittiğiniz yerde tüketim ekonomisi gelişsin, eğlence sektörü oluşsun, inşaatlar dikilsin diye açıldı. Zaten oraya gidenler ölse dahi hiçbir zaman atanamayacak, zira KPSS ( kalkmazsa eğer) sizden lisede gördüğünüz temel dersleri istiyor. 120 sorudan en az 85 net yapmanız gerekecek ki sizler zaten o çöp işletmelerine üç beş soru çözüp girdiğiniz için asla ve asla yüksek net yapıp, atanamayacaksınız. Birkaç yıl dahi olsa gece gündüz ders çalışın, iyi bir üniversite ve aynı şekilde atanması olan ya da önü açık bölümleri seçin. Aksi halde o işletmelerde zaman öldüreceksiniz ve hiçbir zaman hayalini kurduğunuz hayatlara erişemeyeceksiniz. İster dinleyin, ister dinlemeyin, biz 60 üniversite varken 86 netle zar zor girmiştik ama neticesinde KPSS’de 90’lara yakın puanlar alarak atandık. Adam 4 Türkçe sorusu çözmüş, üçü yanlış biri doğru, bu aptal netlerle edebiyat bölümüne gitmiş. Bu dingil kendi Türkçe bilmezken hasbel kader formasyon alıp, Türkçe derslerine girecek ( geberse dahi atanamayacak o ayrı ama hadi oldu diyelim) Türkçe bilmeyen adamın Türkçe dersine girdiği aşağılık bir gelecek bekliyor bizi.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ona sığınmadıkça iradem, karakterim aslında bir hiç. Güya dimdik durduğum imtihanlarımda alaşağı edildi nefsim. O çok tarafını tuttuğum gururum bile hiç oldu. Eskiden nasıl oluyordu da ayakta duruyordum dediğim her seferde aklıma lisede bodrum katındaki arkadaşlarla koşarak gittiğimiz mescit geldi.
İz bırakanlar, is bırakanlar...
Her ademoğlu dünyadan gelip geçer de, kimi ardında takip edilesi iz(ler) bırakır; hoş bir sedâ, hoş bir eda, dik duruş ve güzel davranış, güzel koku ve renk gibi...kimi de kapkara "is" bırakır, kötü kokan, kazıyınca çıkmayan zift karası... Bu dünyanın en büyük ve yalın hakikati... Dünya dediğimiz bu han, herkesin konup göçtüğü, ama duvarlarında mutlaka kendinden bir parça bıraktığı muazzam bir hafıza mekânıdır. İz bırakanlar, bu kubbede hoş bir sedâ bırakmayı dert edinenlerdir. Onların gidişiyle yeryüzü eksilir belki, ama geride bıraktıkları ışık, yıllar sonra bile yollarını kaybetmiş bedbahtlara pusula olur. Bir tebessümle gönül alanlar, adaletin safında dimdik duranlar, rüzgâra karşı bile eğilmeyenler... Onlar dünyayı güzelleştiren, insanlığın mayasını taze tutanlardır. Göçüp gitseler de kokuları kalır sokaklarda; adları her anıldığında içe çekilen derin bir nefes gibi ferahlık verirler. Bir de "is" bırakanlar vardır... Geçtikleri her yeşili kurutan, bastıkları her toprağı çoraklaştıranlar. Onlar bencilliğin, hasedin ve zulmün zifiri karanlığıyla yürürler. Arkalarında bıraktıkları tek şey, temizlenmesi nesiller süren kirli bir pastır. Hatırlandıklarında sinelere bir ağırlık çöker, yüzler ekşir, ruhlar daralır. Ne acıdır ki, ömür gibi aziz bir sermayeyi, sadece etrafı karartmak için harcayıp gitmişlerdir. Tarih de, gündelik hayat da bu iki zıt kutbun canlı şahitleriyle doludur. Biri baktıkça içimizi ferahlatan ve insanlığa olan inancımızı tazeleyen bir "iz", diğeri ise hafızalardan silinmek istenen kirli bir "is"tir. Gelin, bu iki insan tipini hayatın içinden somut örneklerle karşılaştıralım: İz Bırakanlar (Aydınlatanlar): İnsanlığın ortak mirasına harç koyanlar, ömürlerini bir hakikatin veya faydanın peşinde tüketenlerdir. Onlar, sadece kendi dönemlerini değil,
Mayıs Okuduklarım & Haziran TBR (Yappingte Şampiyonlar Ligi)
Mayıs ayı, yine-yeni-yeniden çok dengesizdi. Ben bile bu kadar dengesiz değilim/j Kimi zaman, YKS25 sınavındaki sanat eserini çöp sanıp çöpe atan hizmetçi kadar süzme; kimi zaman Kintsugi sanatı gibi kendini kusurlarıyla dahi kabul eden hatta o kusurları daha da ön plana çıkaran o sanat türü gibi kendiyle barışık & mutlu hissettim. Ortasıysa hiçbir zaman kapımı çalmadı. Yaşadığım sıkıntı büyük ölçüde hobilerime yansıdı tabii. Özellikle kitap cephesi bundan fazlasıyla nasibini aldı: Kitap okumak, benim için aylar önce korktuğum şekilde yük haline geldi. Kitapları özümseyerek okumadım aksine vicdanımı rahatlatmak için bir araç niyetine kullandım. Sonucu ağır oldu gerçiçdğwdğwdwpğ. Vicdanım sadece kısa süreli rahatladı. Günün sonunda eylemleri yüzünden kitap okumaktan iyice soğumuş kendimle kaldım. Ama dengesiz demiştim ya ay hakkında, atlatmanın yolunu da buldum fazla gecikmeden. Yanlış anlaşılmasın, çok sıkıntı çektim süreç içinde. Sabotajcı iç sesim otoriter oldu, keyif aldığım şeylerin bana yine zevk vermemesinden korkup kaçtım. Ancak, tüm hayatıma entegre ettiğim bir sözü, düşünceler susana dek telkin ederek çıktım bataklığımdan: Yarına sağ çıkıp çıkmayacağım bile belli değilken ben ne diye saçmalıklara harcıyorum zamanımı? Ben, her zaman hayata en ufak rüzgarda uçup giden bir yaprak olmadığımı, iz bırakmak için geldiğimi düşündüm. İz bırakmak istiyorsam, sevdiğim şeyleri dibine kadar tatmak istiyorsam bir kelebeğin ömrü misali zamanı değerlendirmem gerekmez mi? Gerekir. Ben de kazandığım bu farkındalıkla yeni bir pencere açtım hayatıma. Ancak o pencere, direndiğim o rüzgarı beraberinde getirdi. Hâliyle yanlışım sandım. Sonra anladım, panzehirim rüzgarmış. Yıkılmakmış. Kitaplardan, çok sevdiğim şeylerden kendimi soğutmam yüzeysel bir olay değilmiş. Kendimi
1000Kitap
Kayseri Lisesi, canım lisem…
“Yapılan inkilapların öneminden söz ettikten sonra, Türk milletinin ilerlemesi için, gençlerin üzerine düşen fedakârlıkların neler olduğunu sıralıyor.* En önemlisi, bunu bir lisede, yani bir ilim irfan yuvasında yapıyor. Yarının yöneticilerine söylüyor bu sözleri. Öğretmenlerle konuşurken de felsefe derslerinde Türkçe kelimeler kullanılması gerektiğini, dilde sadeleşmenin önemini anlatıyor. Bu da başka bir inkilap.” *Vakit Gazetesi, 19 Kasım 1930 Devrimciler ve Süs Bebekleri sayfa 138
Alıntı