Öğüt veren, destek olan, teselli eden arkadaş ötekinin derdine merhamet duyabilir, ama acısını hissedemez ve dostuna ne kadar iyi davranırsa, o kadar yalan söyler.
Kaygılarımızda bu kaygılara sebep olan kişinin minnacık bir yer kaplaması içinde bir gerçeklik, bir simge barındırır belki de. Gerçekte o kişinin şahsı pek önemli değildir; asıl önemli olan, bir zamanlar tesadüfen onunla ilgili olarak yaşadığımız ve alışkanlığın ona bağladığı duygu ve yürek daralmaları sürecidir. Söz konusu kişiyi görmek ya da görmemek, onun bize değer verip vermemesi, emrimize amade olup olmaması, meseleyi o kişiden bağımsız olarak düşünmek zorunda kalmayacağımız zaman (mesele aklımıza gelmeyecek kadar anlamsızlaştığında) ilgimizi bile çekmeyecektir; bu da, o kişinin kendisinin önemli olmadığını açıkça (mutluyken yaşadığımız sıkıntıdan da çok) kanıtlar, çünkü duygu ve yürek daralmaları süreci unutulmuştur, en azından o kişiyle bağlantılı değildir, aynı süreç tekrar gelişebilir, ama bir başkasına devredilmiştir.
(...) içimde sadece bir isim olarak yer alıyordu neredeyse; bu isim bazı ender uyanış anları dışında gelip beynime kazınıyor ve hiç silinmiyordu. Yüksek sesle düşünsem, sürekli bu ismi tekrarlardım, ağzımdan dökülen sözler bir kuşunki kadar tekdüze ve sınırlı olurdu; eskiden insanken kuşa dönüşen ve ötüşü bir zamanlar sevdiği kadının isminin aralıksız tekrarından ibaret olan masal kuşuna benzerdim. O ismi kendi kendimize söyler ve yüksek sesle telaffuz etmediğimizden, adeta içimize yazarız; isim beynimizde bir iz bırakır sanki, sonunda beynimiz, üzerine yazılar çiziktirilmiş bir duvar gibi, sevdiğimiz kişinin binlerce kere yazılmış adıyla tamamen kaplanır. Mutluyken bu ismi zihnimize sürekli yazar, bedbahtken daha da çok yazarız.