Zülfü Livaneli’nin Mutluluk romanını bitirdiğimde, içimde hem derin bir keder hem de tarifi zor bir umut filizleniyor. Kitap, aslında tek bir Türkiye hikayesi anlatmıyor; bize taban tabana zıt dünyaların, kültürlerin ve hayatların aynı coğrafyada nasıl çarpıştığını gösteriyor.
Bir tarafta törenin, feodal bağların ve görünmez duvarların arkasına sıkışmış, ölüme mahkum edilmiş Meryem ve onu öldürmekle görevlendirilen Cemal; diğer tarafta ise modern hayatın tüm konforuna sahip olmasına rağmen ruhsal bir boşlukta boğulan Profesör İrfan...
Kitabın adı Mutluluk ama sayfaları çevirirken insan ister istemez durup düşünüyor: Gerçekten nedir mutluluk? Meryem’in uğradığı o ağır haksızlık ve köyün üzerindeki o kapkara zihniyet içimi ne kadar acıttıysa, Cemal’in o dayatılan erkeklik ve namus rolleri altında ezilişi de bir o kadar canımı yaktı. İrfan karakteri ise madalyonun diğer yüzü; her şeye sahip olup hiçbir yere ait olamamanın o tanıdık, modern huzursuzluğunu o kadar iyi özetliyor ki...
Kitapta, yazarın karakterleri siyah ya da beyaz olarak keskin çizgilerle ayırmaması en sevdiğim şey oldu. Cemal’e kızarken bir anda onun da sistemin bir kurbanı olduğunu fark edip üzülüyorsunuz. Meryem’in o sessiz, ürkek ama bir o kadar da dirençli yapısı ise hikayenin asıl gücü.
Livaneli’nin dili o kadar akıcı ve samimi ki, töre cinayetleri ve sınıf çatışmaları gibi çok ağır meseleleri anlatırken bile okuyucuyu boğmuyor. Romanı bitirip kapağını kapattığınızda, mutluluğun hazır sunulan bir yaşam formu değil, insanın kendi zincirlerini kırma cesareti olduğunu çok derinden hissediyorsunuz. Kesinlikle sadece bir hikaye okumuyor, bu toprakların ruhunu derinden hissediyorsunuz.