‘’ Bir kadın var. Tek başına kalakalmış. Bir gecenin içine hapsolmuş gibi. Bir yerde sıkışmış. Sanki dünya daralmış da küçük bir oda kadar kalmış. Bir kapı var ama nereye açıldığı meçhul. Açılıp açılmayacağı da öyle. Güvenilmez bir kapı. Bir çıkış ihtimalinden ziyade kaybolma endişesi uyandırıyor. Kadının yüzü pencereye dönük. Küçük bir pencere. Tek umut. Kırmızı bir ışık sızıyor o küçük pencereden. Kan mı, güneş kızılı mı belli değil. Her şeye belirsizlik sinmiş. Kadının korkusu bu yüzden. Korku değil de güvensizlik. Aslında güçlü görünüyor. Zayıf düşmüş bir hali yok. Aslında belli belirsiz, etrafında birileri var. Ama nasıl söylemeli? Tam değiller. Bir şeyleri eksik. Hepsi yarım yarım. Kırık eşyalar gibi...’’
‘Beni tanıyor musun sen? Tanımak için bana küçük bir şans verdin mi? Bu adamın dünyası vardır diye düşünmek çok mu yorucu? Karşındakine kibar davranmak o kadar mı zor? ‘
‘Bir ebeveyn için çocuğu sadece bir kişi değildi, aynı zamanda Narnia gibi bir yerdi. İçinde yaşadığı şimdiki zamanın, hatırladığı geçmişin ve özlemini çektiği geleceğin aynı anda var olduğu bir yerdi.’