bu konuşma önceki sonbaharda geçmişti, ikisi zifiri karanlıkta yatağın üzerine yan yana uzanmış, barınağın duvarlarına çarpan yağmurun sesini dinliyorlardı.
Yüzünde ciddi bir ifade ile bana döndü, ateşten yükselen ışıklar kusursuz yüz hatlarını ortaya çıkarıyordu.
"Hayatım boyunca her şey yoluna koymanın bir yolunu aradım. Sen uzun zamandır karşıma çıkan ilk umut kıvılcımısın."
"Onları toplamama gerek kalmadı. Onlar bana geldi. Diğer ülkeler Grishalara, Ravka kadar iyi davranmıyor," dedi üzgün bir havayla. "Fjerdanlar bizi cadı olduğumuzu söyleyerek yakıyor, Kerchler bizleri köle diye satıyor. Shu Han gücümüzün kaynağını bulmak için bize yapmadığını bırakmıyor. Başka neler var?"
"Senin kendi neslinin en güçlü efendisi olduğunu söylüyorlar."
"Bana iltifat et diye sormadım."
"Peki, o zaman sen tahminen kaç yaşındasın?"
"Neden soruyorsun?
"Çünkü çocukluğumdan beri senin hakkında hikâyeler duyuyorum ama benden çok da büyük görünmüyorsun," dedim dürüstçe.
"Ne tür hikâyeler?"
"Sıradan şeyler," dedim biraz sinir olmuşcasına. "Bana cevap vermek istemiyorsan söyle gitsin."
"Sana cevap vermek istemiyorum."
"Ya!"
Ardından iç çekip, "Yüz yirmi," dedi. "Aşağı yukarı."
"Ne?" diye cılız bir ses çıkardım. Karşımda oturan askerler bana baktı. Daha kısık bir sesle, "İmkânsız," dedim.
Karanlıklar Efendisi alevlere baktı. "Ateş yanınca odunları yakar. Yok eder, geriye sadece küllerini bırakır. Fakat Grisha gücü böyle değildir."
"Peki nasıldır?"
"Gücümüzü kullanmak bizi daha da güçlendirir. Bizi tüketmek yerine besler. Birçok Grisha uzun bir ömür geçirir."