Hüseyin Aycan

Büyük ruhların, derinlikli gönüllerin, hüzünden, hazandan, sessizlikten ve gurub vaktinden hoşlanmaları nasıl açıklanabilir? Onun nedeni bu durum ve zamanlarda insanın kendisini alemin bitiş sınırına daha yakın olarak hissediyor olması değil midir? İnsan, varlığının derinliklerinde hep, mutlak olanı, sonsuzu, ebediyet ve ezeliyeti, aydınlığı, zamansızlığı, mekansızlığı, sınırsızlığı ve renksizliği, mutlak soyutlamayı, kutsalı, mutlak özgürlüğü, “ilk başlangıç”ı ve “son bitiş”i, mutlak erek”i , mutlak kemali, en doğru mutluluğu, mutlak hakikati, “yakîn olan”ı, aşkı, güzelliği, mutlak iyiyi, en güzel olanı, en temiz olanı arzulamaktadır.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Gılgamış’ın Sümer Gökkubbesinin altındaki acılarından kaynaklanan delice haykırışları, Budha’nın, Karmadan kurtularak Nirvana’ya ulaşmak için kendine işkence veren çabaları, Hz. Ali’nin Medine hurmalıklarında sessiz gecelerde döktüğü gözyaşları, Sartre ve Camus’nun dünyanın anlamsızlığından ve aptallığından dolayı isyan edip karamsarlığa düşmesi... Bu toprakların üzerinde kendisini yalnız ve bigane olarak gören, bu zindanın tavanı altında bulunan evin kendi evi olmadığını bilen insanın acı çeken ruhunun çeşitli tecellilerinden ibarettir.
Doğulu peygamberler kendilerini himaye etmeleri için krallardan yardım talebinde bulunmuşlardır. Bunların herhangi bir zenginin yanına giderek, “paranı halk için harcamalısın” dedikleri görülmemiştir. Çünkü onlar metafizik bir aşkın peşindedir. Bir kıyam başlatan Sami peygamberleri ise kılıçlarıyla zamanın iktidarlarına ve para babalarına karşı savaşmışlardır. Servetin ve iktidarın kimlerin elinde toplandığı konusu her zaman onları ilgilendirmiştir. (...) Hz. Musa Tevrat’ta şöyle der: “Her yedi yılda bir toprakları yeniden paylaştırmak gerekir.” Ne ki Doğu dinlerinden hiçbirinde insan ya da toprak bir problem olarak ele alınmış değildir. Bu dinlerde öne çıkan tema, yaşamdan kopmak ve kaçmaktır.
Doğu dinleri, metafizik hüzünlerin, hüzünlenmeye ve acı çekmeye değen bir dünyaya ulaşma çabası içindedir. Yani doğulu bir kimse, çevresinde olup biten şeylerle fazla ilgilenmez. Yaşam onun için değersizdir; kimin başarılı kimin başarısız; kimin yoksul kimin zengin, kimin iyi giyimli kimin paspal olduğu konusu, ya da iktidarı elinde bulunduranın kimler olduğu meselesi onu o kadar ilgilendirmez. İşte bu sebeple şöyle der: Hiç bir şeyi olmayan daha kolay uçar, dolayısıyla yoksun olan en şanslı, zengin olan da en mahrum olandır.
Sosyolojik açıdan baktığımızda, hippiliğin ve “olmayan”a karşı duyulan ilginin daha çok burjuva sınıfına ait bir merak olduğuna şahit oluruz. Tarihsel olarak, yüce/yüksek sanatlar her zaman, burjuva ve zenginler sınıfında rağbet görmüştür. (Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Amacımız, sanatın ya da üretimin doğruluğunu ispat etmek, onlardan birini savunmak değildir; amacımız gerçeklerin açıklanmasıdır). Dinler tarihi bize iki tür dinin varolduğunu gösterir. Aşağı tabakaya mensup, mahrum kimselerin dinleri, zengin/müreffeh sınıfların benimsediği dinler. Zengin sınıfların dinleri, büyük medeniyetlerin meydana geldiği Çin, Hind ve İran'da ortaya çıkmış olan dinlerdir. Bilindiği gibi bu bölgeler aynı zamanda büyük peygamberlerin zuhur ettiği bölgelerdir. Adem’den Hatem’e (Hz. Muhammed’e) kadar gelen Hz. Isa, Hz. Musa gibi bir çok peygamberin vatanı olan diğer bir medeniyet de Sami medeniyetidir. Sami medeniyetine mensup peygamberlerin hepsi de mahrumlar sınıfındandır. İslam peygamberi Hz. Muhammed, “koyun çobanlığı yapmayan peygamber yoktur.” buyurmaktadır. Bunun anlamı tüm peygamberlerin alt sınıfa mensup olmuş olmalarıdır. Şüphesiz bu peygamberlerin daha sonra iktidarı ele geçirerek hakim konuma gelmeleri ayrı bir konudur. Sonuçta bunlar alt tabakadan gelen kimselerdir.