Hüseyin Aycan

Eğer er korku, dinin ortaya çıkmasının nedeni olmuş olsaydı, dinle ilgili olan her kurumun ve ekolün, dinî edebiyatın korku unsurlarıyla dolu olması gerekirdi. Halbuki dinlerde ve edebiyatta korkudan çok aşk ve iman unsurları hakimdir.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İnsan, bir şeyi mabud olarak kabul etmeden önce, ona tapınmadan önce onun güçlü olduğu duygusunu taşımaz. Ancak o şeyi mabud olarak tapınmaya başladıktan sonra ona belli bir güç atfeder.
Eğer din, korkunun bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsaydı, insanın sığınağı olan kutsal güçler karşısında beslediği ve eğilim duyduğu dinî duyguların, insan korkusundan kaynaklanmış olması gerekirdi. Oysa durum böyle değildir. Dinin korkudan türediğini iddia etmek, tüm kutsal şeylerin, putların, insanın eğilim duyduğu tüm mabetlerin insan korkusundan türemiş olduğunu iddia etmek anlamına gelir. İnsanın tufan korkusu dolayısıyla seçtiği bir tanrının tufanı önleyecek bir güce sahip olması gerekir. İnsan korkusunun ürünü olan güçlerin ve tanrıların varlığını kabul ediyorum. Ancak insanın meylettiği, kendisine yöneldiği tüm ma’budları, onun korkusunun bir ürünü olarak kabullenmek mümkün değildir. Kabilevî toplumlarda bulunan ilahları toplasak, bunlardan ancak yüzde biri “güç” ü temsil ederken, geriye kalanlar, güç dışında her şeyi çağrıştıran sembolik ifadelerle anılmaktadırlar.
İnsandaki din duygusunun kaynağı korku olmuş olsaydı, medeniyetin güçlenmesi ve bilimsel teknolojik ilerlemelere paralel olarak korkunun zayıfladığı bir gerçek olduğundan, dinî duygunun da zayıflaması, hatta ortadan kalkması gerekecekti. (Ama durum öyle değil).
İnsanın ruhundan ve dinden ma’budu kaldırdığımızda, tapınma gereksinimi daha fazla ma’budun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Günümüz Avrupa’sının yaşamında, eski şekliyle, bir ma’buda tapınma duygusu zayıflamıştır; insan, modern hayatta, eskisi gibi, tapınma fırsatı bulamamaktadır. Ancak tapınma duygusu daha önceki kuşaklarda olduğu gibi, hatta onlardan daha güçlü bir şekilde devam etmektedir. Ne var ki bu duygu fantastik sapmalar şeklinde kendini göstermektedir. Eski tapınma şekillerinin yerine geçen yeni biçimler ne kadar basit, ne kadar aptalca!!! Bu çağdaş tapınmalardan birisi de, toprağa, kana ve ulusa tapınmadır. İşte bu yüzdendir ki, Rönesanstan günümüze dek uzanan, din duygusunun kendi asaletini yitirdiği dönemlerin karakteristik özelliklerinden birisi de milliyetçilik, ulusa ve toprağa tapınma ruhunun canlanmış olmasıdır. Irka, kana, toprağa tapınma esası üzerine kurulmuş olan faşizm ve nazizm bu dönemde, daha önceki dinlerin tümünden daha güçlü izler bırakan, dünyanın iki önemli akımı haline geldi. İkincisi ise, şahıslara ve kahramanlara tapınmadır. Hitler, Mussolini vd. için, “politik marş” adı altında yapılan, dinsel bir ilahî’nin ruhunu ve ritmini hatırlatan duaların olduğuna tanık oluyoruz.
Alıntı