"Bütün mutlu aileler birbirine benzer; mutsuz her ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır." Kont Lev Tolstoy, modern kahramanı Anna Karenina'nın ruhsal parçalanmasını anlattığı romanı bu can alıcı sözcüklerle açmıştı.
Kişi burada dikilemez, oturamaz, yatamaz
Üstelik sessizlik de yok bu dağlarda
Ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz,
Üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda
Ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar
Çatlak duvarlı evlerin kapılarından
"Büyük beyaz bir atın," diye yazıyordu dertli bir kadın, "nereye gidersem gideyim beni takip ettiğini fark ettim. Ondan korkuyordum ve uzaklaştırdım yanımdan. Hâlâ takip ediyor mu diye geri dönüp baktım ve bir erkeğe benzemeye başladı. Bir berbere gidip yelesini tıraş ettirmesini söyledim, o da yaptı. Dışarı çıktığında tam bir erkek gibiydi, yalnızca at tırnaklarına ve yüzüne sahipti ve beni gittiğim her yerde takip etti. Bana yaklaştı ve uyandım. Otuz beş yaşında, iki çocuklu, evli bir kadınım. On dört yıllık evliyim ve kocamın bana sadık olduğundan şüphem yok."
Bilinçdışı — bir rüya sırasında, güpegündüz ya da delilik esnasında — akla her türlü sisi, acayip yaratığı, korkuyu ve ürkütücü imgeyi gönderir; çünkü insan krallığı, bilinç dediğimiz şu görece düzenli küçük hanın zemini altında, akla hayale gelmeyen masal mağaralarına iner.