Korku ve kaygı arasındaki fark, özellikle Kierkegaard'ın düşüncesinde, insanın ruhsal dünyasına dair derin bir ayrım ortaya koyuyor. Korku, belirli bir nesneye yönelmiş, somut bir tehlikeye veya tehdide bağlı bir duygu olarak, insanın fiziksel ya da zihinsel varlığını etkileyebilecek bir durum karşısında duyduğu tepki olarak anlaşılabilir. Buna karşın kaygı, nesnesizdir; bir yönelime sahip olmaktan ziyade belirsizlikle tanımlanan bir ruh hali olarak belirir. Kaygı, insanın bilinmezlikle olan ilişkisini temsil eder, insanın özgürlüğünü ve aynı zamanda bu özgürlük karşısındaki ürkekliğini açığa çıkarır.
İlk bölümde felsefi köklerinden bahsedildiği gibi Walter Schulz'a göre kaygının tarihsel temelleri, antik dönemin sonunda, Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte atılmıştır. Dünya, Hristiyan teolojisinde, Tanrı tarafından reddedilmiş bir yer olarak görülür. Bu durum, insanın "dünya kaygısı" olarak adlandırılan bir ruh haline kapılmasına neden olur. Ancak Hristiyanlık, bu kaygıyı ortadan kaldırma yollarını da sunar: İsa’nın dünya üzerindeki varlığı ve Tanrı’nın İsa’da tezahürü, insana bu dünyayı aşma ve kaygıdan kurtulma umudu verir. Kierkegaard, kaygının bu şekilde yalnızca Tanrısal bir bilinçle çözülebileceğine inanır.
Diğer bir yandan da Schelling göre, dünya insanın akılcı veya mantıksal açıklamalarla anlamlandırabileceği bir yer değildir. Aksine, dünya akıldışı ve anlamsız bir nitelik taşır. İnsan, kendi varlığını dahi tam anlamıyla kavrayamaz bir durumdadır. Bu da insanı, varoluşu boyunca anlamsızlık duygusuyla karşı karşıya bırakır. Burada kaygı, dünyaya değil, insanın kendi varoluşunun çözümsüzlüğüne yöneliktir.
Sartre ise, kaygıyı özgürlükle ilişkilendirir ve Kierkegaard’ın teolojik çözümlemelerinin aksine, tamamen bireysel bir sorumluluk alanında değerlendirir. Ona